2 Ekim 2009 Cuma

sabah nezlesi

Çorap giymeye üşendiğimden ayaklarımı bağdaş yapıp baldırlarımdan ısınıyorum, hırkama sarınmış, burnumu çeke çeke, iki posta sabah çamaşırı ardından laptopımın kapağını kaldırıyorum. Artık kırlangıç seslerine serin dokunuşu da ekleniyor Ekim’in, sabahları yorgandan sıyrılıp hırkamı üzerime alana kadar hapşırmaya başlıyorum bile. Babamdan hediye bir “sabah nezlem” var, hava az serinlesin, yataktan çıkar çıkmaz ilk 15 dakikam nezle gibi geçer. Annemden hediye serin ayaklarımı da sonbaharla birlikte polarlara sarmaya başlarım. Hayatıma kattığım harika çalışmalar kan dolaşımımı hızlandırıp sinüslerimi açsa da, genlerimin parmakizleri hep benimle.

Evlendikten kısa bir süre sonraydı, Altan’la konuşurken ağzımdan çıkan otomatik bir cümleyi duyduğumda, sanki ben değil de annem konuşuyormuş gibi gelmişti. Tabi ilk an dehşete düşsem de, zaman içinde izledikçe gülmeye dahi başladım kendime; çünkü biz kadınlar, ergenlik çağımızda annemize benzememeye ant içsek de, zaman geçtikçe onun bazı cümleleri, mimikleri, tipik hareketlerini izlemeye başlıyoruz kendimizde de. Yalnız genler değil, bebekken kopyaladığımız nörolojik altyapı, ve büyürken ister istemez izleye izleye içimize aldığımız davranış modelleri var. Tepkisel zıtlıklarımız ve çok çeşitli faktörlerle oluşan kimliğimizi bir yana koysak, sanırım belli bir yaştan sonra - belki bakmayı ve görmeyi rahatlıkla kabul edebildiğimiz – hepimiz aynı cinsteki ebeveynin bazı hareket ve davranış modellerini taşıyor oluyoruz. Tabi nasıl hissettiğimize, ve onunla ilişkimizin hangi dinamikte işlediğine bağlı olarak, belki keyif ve onurla taşıyoruz bu izleri, belki kurtulmaya çabalayarak. Annemden almışım yüzümü, gülüşümü, hatta fotoğraf çektirirken ikimiz de poz veremeyiz, dudağımızın bir yanı çok çekiverir. Bazı ani tepkilerim, cümlelerim, savunma mekanizmam ve en önemlisi sezgilerim annemden gelmiş. Aynı anda aynı insana dair aynı duyguyu hisseder, birbirimize aynı yorumu yapıveririz; algımız ve yorumumuz neredeyse birebir çıkar çoğu durumda. Ama açıksözlülüğünü alamamışım annemin, o ne kadar dosdoğruysa, diğerleriyle kolayca yüzleşir ve olayları konuşup herkese payını dağıtırsa, ben o kadar içimde tutarım, çünkü çatışmadan kaçınırım. Ama bu tam da bu kaçınmadan doğan defterler dolusu yazılar var, ve belki de dışarıda çatışamayan bir insanın içeride çatışan alerjik bünyesi...

Öte yanda, yirmili yaşlarımın başında babamın 17 yaş günlüklerini okuduğumda, bambaşka hayatlarımız ve koşullarımız olmasına rağmen, aynı yaşlarda aynı derin kuyularda kıvranıp durduğumuzu farketmiştim. Duygularımızı yaşama şeklimiz, yazılı ifademiz, bir konuya daldıkça dalıp kayboluşumuz, ve kafamızın çalışma şekli ne çok benziyordu. Ve hep benzedi de. Aynı felsefi akımları okuduk, tartıştık, ilkgençliğimde beni en çok etkileyen kitaplar babamdan geldi, aynı temel disiplinde eğitim gördük ve ben de onun detaycı gözleriyle bakmayı öğrendim, ya da o gözlerle doğdum. Ve bunlara karşın, en büyük tartışma ve mücadeleleri babamla yaşadım, belki çok benzediğimiz için oldu bu aslında. Birbirimizin aynasında gördüklerimizle, kendi inandıklarımız arasında sarsılıp durduk. Yüklü enerjik bir çözülmeydi aramızdaki, ve gün gelip bunu tamamladığımızda, aslında orada ne tanımlanamaz bir sevginin aktığını görebildim. Aşk’ı deneyimlemek, her zaman beklediğimiz formda olmuyor. Ancak kalıplar kırılıp, adımlar atılıp, bizler farketmeden tamamlanınca bazı roller, gözümüzün önündeki puslu tabaka sıyrılıyor, net görmeye başlıyoruz aslında ne olduğunu. Ben babamı ne çok sevdiğimi, büyüdükçe anladım, çünkü o sevgiyi anlayacak alan, zaman içinde açıldı.

Bir de, kontrolümüzün çok ötesinde olan, seçemeyeceğimiz, bilemeyeceğimiz bir örgüsü var ailenin. Anne ve babamızla ilişkimiz, onların anne babalarıyla ilişkileri, ve buradan geriye doğru aile kökleriyle ilişki ve bağlarımız, bizim bugünkü yaşam ve ilişkilerimizi tahmin edemeyeceğimiz bir ölçüde etkiliyor. Görebildiğimiz bazı durumları ya olduğu gibi bırakıyor, ya da müdahale etmeyi deniyoruz, kimi düzelip dengeleniyor, kimi ise kendi dinamiğinde devam ediyor. Bazı sorunlar var ki, yıllarımızı versek de hep yerinde kalıyor. Çünkü hiç bilmediklerimiz ve bilemeyeceklerimiz var; kimi kopuklukların, bağların, dengesizliklerin nereden kaynaklandığını, yaşadığımız yerden görme şansımız yok. İşte bu noktada derin etkileri olan Aile Dizimi terapisi aklıma geliyor; aile dinamiklerinin ortaya çıktığı, ve tıkanıklıkların açılıp rahatlamaya başladığı, hiç bilmediğimiz ama enerjik olarak taşıdığımız bazı kalıpların çözülmeye başladığı çok güçlü bir terapi. İşimiz, özel ilişkilerimiz, sosyal kimliğimiz, nasıl yaşadığımız üzerinde tahmin edemeyeceğimiz bazı dinamiklerin etkisi olabiliyor, ve aile dizimi ile bunlar su yüzüne çıkabiliyor, açılıp yerini bulabiliyor. Bert Hellinger’in geliştirdiği aile dizimi, herkesin mutlaka bir defa deneyimlemesini önereceğim bir terapi. Özellikle yaşamınızda bir türlü çözülmeyen, tekrar eden sorunlar, çözülemeyen duygusal ve ruhsal sıkıntılarınız varsa.

Ailemiz en büyük öğretmenimiz gibi geliyor bana, en yakınımızda olanlarla en zorlu sınavlarımızı veriyor, bununla birlikte sevgiyi anlamak için en büyük potansiyelleri de yine ailemizle yaşıyoruz. Sanki deneyimin kökü, kaynağı aile. Tam da bu yüzden bir sonraki halkada dengeleri yakalamak daha kolay, ama çekirdek ailede hepimizin takıldığı bir nokta var...


Sabah nezlem geçeli çok oldu, ama ayaklarım hala serin. Şimdi klavyeyi bırakma zamanı, uzun ve sıcak bir duş almak için. Tabi ki babam gibi, tenimin kaldıracağı en sıcak suyla duşumu alıp, annem gibi, duştan çıkar çıkmaz gerilen kuru yanaklarımı kremle rahatlatacağım. Malesef, babamın kurumayan cildini kardeşime kaptırmışım!

Haftanın son günü, rahat ve keyifli geçsin!
Hem bir bakın kendinize bugün; aynada en çok kimi göreceksiniz?

Sevgiyle kalın
Deniz

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts with Thumbnails