dostluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dostluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2010 Pazartesi

adaptasyon


Puslu, yarı karanlık ve rutubeti yüksek sabahın yapışkan dokunuşuyla uyanıyorum. Bilincim açık, gözlerim kapalı, odadaki sesleri dinlemeyi ve ucundan kopup düşüverdiğim tuhaf rüyayı hatırlamayı sürdürüyorum; adım adım geriye gidip rüyanın gizemini çözmeye uğraşıyorum. O yaşlı garip adamı kolundan tutup eve, tanıdığım biriymiş gibi getirmemin arkasında bir plan var ama ben daha o temel niyete ulaşamadan rüyanın ipleri çözülüp dağılmaya başlıyor.. gözkapaklarım ve pike aynı anda kalkıveriyor, pencereden dışarı tutuyorum yüzümü ama bir damla serinlik yok. Derken tenime aydınlık bir duygu yerleşiyor; içimde çiçek açan şeker pembesi tomurcuklar sabahın planını müjdeliyor, Çelen’le kahvaltı!

Özleyince dostumu, gözlerinin içine dalıp uzun uzun dinlemek, boş bir kase gibi durup bana dökülüşünü içime çekmek, eriyen kar suyunu yudumlayan bir göl gibi tazeliyor özsuyumu. Önce dinliyor, sonra anlatıyorum, sadece Çelen’in duyabileceği yerden akıyor cümlelerim, onun dokunduğu, hissettiği, duyduğu yer başka çünkü. Ne zamana, ne sebebe, ne de koşula bağlı dostluk. Sadece gönüle. Ve gönül, gönüle açılmayı bildiğinde, iki açık gönül kucaklaşabildiğinde, o en yalın, en duru haliyle görünür oluyor gerçeğimiz, yüzümüz, göz bebeklerimiz... Kahvaltının kokusuna karışıyor sohbetin ılık şerbetsi tadı. Ağzının ne dediği değil, o an özünden özüme akanla olup bitiyor herşey. Kucaklaşıp ayrılıyoruz sabah yuvarlanırken ağır ağır, ben de uzun bir yürüyüşe başlıyorum, adımlarım birbirini izlerken günün işlerini diziyorum sıraya zihnimde.

Tamamlanacak, bitecek ve başlayacak ne çok şey var bugün. Ağustos’a merhaba diyorum içimden, yeni bir sayfa gibi gelip açılıyor önüme yeni ay, bildiğim ve bilmediğim nice yokuşları, tırmanışları, virajlarıyla, taze dökülmüş asfaltları ve çetrefil dağ yollarıyla.. Biliyorum ki ilk karşılaştığım anda şaşırıp donakaldığım, ya da sevinçten zıpladığım herşey, yavaş yavaş yerleşiyor beynime, yeni bir nöron ağı oluşturuyor üzerinde düşündükçe, dinledikçe, okuyup öğrendikçe, strateji geliştirdikçe. Ve bir an “yeni” olan, bir an sonra hayatının gerçeği oluyor. Tüm yabancılaşmaya, tüm garipsemeye rağmen herşeye alışıyor insan, her gerçeğe. Kişinin gerçeklik olarak algıladığı ve bildiği zemindeki değişmez olgusal gerçekler örgüsü, kimi zaman ağır bir olayla, kimi zaman derin bir inzivayla, ancak kişi kendiyle, yaşamla, “olan”la doğrudan karşılaştığında sarsılmaya ve dönüşmeye başlıyor. Tıpkı ortaokulda kare ve karekök almayı, eksi ve artıyı iyice öğrendikten sonra bir gün karmaşık sayılar başlığı açılıp karesi “-1” olan “i” sanal sayısıyla karşılaştığımız an gibi. Matematikle yürürken gittikçe sınırları genişleyen, hipotez ve teoremleriyle zemini oturan mantık ve hareket alanının, yeni bir bilgi girdiğinde hafifçe sarsılıp yeniden yerine oturması gibi. O güne dek olabileceğine inanmadığın, hatta olmayacağından kurallarla, mantıkla, kimi zaman duygularınla emin olduğun bir deneyim apansız gerçekleştiğinde, duvarları sallanmaya, çatısı dökülmeye, camları kırılmaya başlayan o binada tek başına oturup yerle bir oluşunu, ve belki dökülen parçaların seni yaralayışını izlediğinde “yeni”nin doğacağı enkaza bakıyorsun aslında. Yeni bilginin, yeni gerçekliğin, ve yeni değerlerin doğacağı belki de. Duygusal dengen, meditasyon halin, bedensel gücün, çevrende sana destek veren insanlar gibi pek çok faktörün seviyesi etkiliyor yeni binanın hangi hızla eskinin enkazından yükseleceğini. Ama er ya da geç temelleri, kolonları, kirişleri, odalarıyla önünde oluşmaya başlıyor yeni gerçeklik. Ve sanki hep oradaymış gibi bir alışmışlık, bir rahatlıkla yerleşiyorsun içine..

İnsan, adaptasyon yeteneği çok güçlü bir varlık. Gizemlerle dolu beynimizin öğrenme, işleme ve aktarma yeteneği, hafızamızın zamanı içeri buyur edip etrafı puslu örtüsüyle kaplamasına göz yumuşu, yaşamın zihinde her bir an yeni bir gündem oluşturacak yoğunlukta işaretler, karşılaşmalar, ilham ve düşler uyandıran tılsımlı parmakları bizi sarmalayıp, her yeni duruma uyum sağlayacak, alışacak bir bilinci mümkün kılıyor. Aklın erişemediği, anlama gayretinin beyhude kaldığı sonsuz okyanus “olmaya” devam ederken, dalgalar da andan ana dönüşerek ve adapte olarak harekete devam ediyor.. hem her an yeni, hem de özde aynı olduğunu bilmeyerek.

Puslu sabah daha da puslu öğlene gebe, elimde mavi alışveriş çantam, içinde yumurtalar ve ekmek, ayaklarıma dolanan şehire takılıp tökezlemeden evimin kapısına varıyorum. Rutini otomatikleşmiş beden hareketleriyle sürdürürken, kulaklığımdan konuşuyorum sevdiğim pek çok insanla. Geçtiğimiz haftanın bende yarattığı sallantılar ve adaptasyon sürecini ardımda bırakıp bir düğüm atıyorum zamanın fitiline. Ağustos ve Eylül kaçamaklarının planlarını işlerken düşlerin ilmekleriyle, akşamki yin yoga dersinin müziklerini diziyorum bir yandan ilmeklerin arasına. Bir yanım planlarken, bir yanım geride bırakmaya devam ediyor. Evden çıkmadan şimdiyi doya doya, koklaya koklaya, içine dalarak ve teslim olarak yaşamak için bir saatim var.. Şimdi’yle pek çok yerde ve şekilde buluşuyoruz başbaşa; ama iki yer var ki, onlar pek gözde. Biri yoga, diğeri yazmak.. İki kardeş gibi benziyorlar birbirlerine, ve iki kardeş gibi bambaşkalar..

Duruyorum, derin bir nefes alıyorum, ve ayaklarım beni klavyeye taşıyor. Ellerim de tabi, ayaklarımı takip ediyor...

Deniz

28 Temmuz 2010 Çarşamba

dostlar

Önceki gecelere kıyasla bir nebze daha serin geçen şekerli uykunun kucağından, bir bayram sabahı neşesiyle kalkıverdim bu sabah. Akşam yediğim bol rokalı salata ve sadece bir kadeh sauvignon blanc eşliğinde tatlı sohbet iyi geldi anlaşılan. Cenap’ın İtalya’dan gelmesi şerefine toplanmamıza rağmen, ancak ders sonrası yetişen ben Cenap ve ailesini sadece 25 dakika görebildim. Ardından, her birimiz bir önceki görüşmeden bugüne olup bitenleri, duygu hallerini, işleri, hayatı, hayalleri konuştuk hafif esintiye bırakıp tenimizi. Hala küçülmeye niyeti olmayan ay platin parıltısıyla tepemizde asılı dururken, Bilkan’ın 24 haftalık göbeğini izledim uzun uzun, nasıl da uyumlu, kendinden emin, sevgi dolu bir anne adayı olduğunu görmek, doğuma hazırlanırken egzersizlerini hiç aksatmadığını duymak harikaydı. Akşam kaplumbağa adımlarıyla sakin ve yavaş akarken, birbirimizin kaçırdığımız anılarını, görüşemediğimiz onca vakitte biriken yeni haberlerini topladık bir bir, dalından koparır gibi şişmiş kirazları. Cem ve Emrah yine döktürdüler tabi ki, bir ara bacağımı döve döve, çeneme kramp girerek gülmekten iki büklüm olduğumu hatırlıyorum..!

Birbirinin neredeyse çocuk yüzlerini bilen, birlikte gece yarılarına kadar kahve eşliğinde akışkanlar mekaniği çalışmış, dersi kırıp İstiklal’in şenlikli sokaklarını keşfetmiş, t-cetvelleri elde kar altında gümüşsuyu yokuşunu arşınlamış, birbirinin büyük aşklarını, düş kırıklıklarını, suya düşen hayallerini dinlemiş, okuldan hayata adım atarken ilk iş görüşmelerini, master dönemlerini, hayattan yedikleri silleleri paylaşmış, geçtikleri engebeli patikaları, gözyaşlarını ve kendi yollarını çizişlerini bilmiş bu küçük grubun her bir araya gelişinde aynı tatlı, tanıdık duygu sarıyor her birimizi. Bekarların azaldığı, evliliklerin, yoldaki ve kucaktaki bebeklerin arttığı ekibin içinde yeni duygular, kaygılar, sorular var. Otuz’un sihirli eğişinden atladıktan sonra “hayatımdan ne istiyorum” sorusu öncekinden farklı yerlere dokunmaya başlamış, yıllar önce taş binanın geniş merdivenlerinden çıkarken taşıdığımız soruların çoğu defalarca cevaplanmış, yerine yeni sorular bırakmış. Ama ne vakit bir araya düşsek, sanki ders arası kantinde dizilmiş gibi, aynı samimi, maskesiz, utanmasız sıkılmasız çemberin içinde buluyoruz kendimizi. Herşeyi söyleyebildiğimiz, yaramazca, kalpten ve dostça..

Pamuk helva tadındaki akşamı geride bırakıp, kısa bir yürüyüşten sonra eve girip ince pikenin altında uzanıyoruz. Sabahında benden beklenmeyen bir atiklikle neredeyse zıplayarak kalkıyorum yataktan, çaylı yumurtalı bol tahıllı ekmekli kahvaltıyı incir reçeliyle taçlandırıp Altan’ı işe yolculadıktan sonra son bir çay daha koyup, hala gecenin taze havasını taşıyan salona geçiyorum. Güneşin hünerli parmakları balkondan içeri sokulmadan klavyeye geçip birkaç satır yazasım var...

İşe ve güne girişmeden son yudumu alıp, akşamın tadını anımsıyorum. Gün önümde açılırken dudaklarımla kaçınılmaz bir gülüş takılı kalıyor. Yılların kareleri gözümün önünden geçerken, dostluklara, ortak yaşamlara, birbirimizin gözbebeklerine dalıp gitmeye kaldırıyorum ince bellimi!
Sohbet olmasa neye yarar konuşmak?
Dostlar olmasa neye yarar yaşamak?

Deniz

15 Haziran 2010 Salı

Vaha Ada - Burgaz


Kaldırım taşlarından yükselen yakıcı sıcak, ensemde hissettiğim güneşe eklenirken, elleri yükle dolu bir kadına yol vermeyecek kadar kaba ve görgüsüz birkaç adama çarpmamak için durup yolumu değiştiren yine ben oluyorum. “İstanbul’da yürümek” başlıklı bir kitap veya kullanma kılavuzu pekala yazılabilir, çünkü 30 santim kenara çekinmeyi mesele gibi gören ve nezaketin yakınından geçmemiş bir erkek kitlesi çoğunluğu oluşturmakta. Sürekli sağa sola çekile çekile, ve bunu onların varoluşunun, koşullandırılmalarının ve eğitimsizliklerinin bir ürünü olduğunu kendime hatırlatarak geçirgen kalmaya çalışa çalışa, soluması güç havayı yararak elimde sebze-meyve, sırtımda sırt çantam evime ulaşmaya çabalıyorum. Kulağımda her türlü korna, fren, otobüs gürültüsü, atılan saçma sapan laflar ve şehir vızıltısını agresif bir ritim ile gölgeleyen Moby var, “Go” parçasının 14 farklı mix’i dönüp dururken ayaklarım birbirine ancak yetişiyor. Eve varıp bir an önce ince askılı hafif bir ev elbisesi giyinmek, yalın ayak mutfaktaki taşlara basmak ve buzlu bardaktan ayran yudumlamak var aklımda..

Düdüklü tencerenin buharını duyduğumda gevşemeye başlıyorum, güneşliklerin yardımıyla göreceli olarak serin kalmış salonda en sevdiğim köşeye, yazma köşeme kurulup ayran bardağında kalan buzları ağzımda döndürerek “god moving over the face of the waters” eşliğinde sandalyeme yerleşiyorum. Burgaz Adada çektiğim az sayıda resmi yükleyip keyifle iç çekiyorum. Nihan ve Niso ile geçen upuzun Pazar Altan ve benim üzerimizde müthiş yenileyici bir etki yaptı. Sabahımıza yayılan vapur seferi boyunca cam göbeği köpükler ve sulara bakarak vapurun kıçında bağdaşta oturduk; bebekler, köpekler, müzik dinleyen çocuklar, fotoğraf çekenler, poz verenler arasında iki küçük gözlemci olup dalgaların ve martı kanatlarının altında gizlendik adeta. Gözlerimiz biraz uzakları, hayalleri, mavileri taradı, biraz birbirimizi. Kınalı Ada’da dayanamayıp vapurdan denize balıklama atlayan gençlerin yarattığı şaşkınlığın ardından, Burgaz’da indiğimizde taze dövmeleriyle Nihan ve Niso bizi bekliyordu. Soda ve kahve üzerinden hızlıca bir hasret ve tanışma sohbeti yaptık, sonra kendimizi eve ve oradan da Bayraktepe’ye kadar uzanan keyifli bir yürüyüşe bıraktık.

Tempolu inişler ve yavaş tırmanışlarda kertenkeleler eşlikçimizdi; sanırım 8 yaşımdan beri ilk defa bu kadar çok kertenkeleyi bir arada gördüm. Hışırdayan çalılara her kaydığında gözlerim, uzun kuyruklu arkadaşlardan biriyle gözgöze gelerek sürüp gitti yolculuk. 2003’teki yangından sonra ağaç dokusunu büyük ölçüde kaybetmiş olan tepenin inatla yeşillik çalılarla kaplı olması da iç ferahlatıcıydı. Marta koyu ise nefes kesiciydi, gidip koyun ucunda çadır kurmuş efsane insana imrenmemek elde değildi. Aşağılarda, at kestanesi ve çınar ağaçları arasında, hiç biri birbirine benzemeyen muhteşem evleri gezerken Nihan’ların aşina olduğunu siyah kedi yavrularıyla ilk defa karşılaştım, bir tanesi annesinden süt emerken, diğerleri naif bedenleriyle oradan oraya yürüyorlardı. Adanın doğal, sakin ve samimi havasının gevşetici etkisi sürerken, Büyük Klübün önündeki minik seyyar dondurmacıdan taze çilek ve limondan yapılmış katkısız (ve sınırlı miktardaki) dondurmadan aldığımız ilk ısırıkta keyfimiz iki katına çıktı. Senenin ilk deniz sefasının tatlı serinliğine doyamadıysak da, tadı damağımızda kaldı. Ama ardından hayallere, yaşama, potansiyellerimize ve toplumun yeni ve farklı olan herşeye yönelen bastırma ve yıldırma girişimi üzerine uzun uzun konuştuk. Otuzların başlarında yaprak yaprak açılmaya başlayan onlarca duyguyu, uyanışı paylaşırken zaman nasıl geçti anlamadık. Ardından grup büyüdü, keyif büyüdü ve akşam Kalpazankaya’da kıpkırmızı gün batımına eşlik eden sürpriz tandırla pazarımız taçlandı! Vapura son 15 saniyeyle yetişirken elimde günün üçüncü dondurma külahını taşımaktan az biraz utansam da, adanın, dostluğun, güzel anların ve iyi dondurmanın önünde eğilip keyfini çıkarmak dışında yapılacak bir şey olmadığını bilerek adanın yavaş yavaş küçülmesini izledim..

Büyük ada adı üzerinde büyük, hikayeleri, yolları, adanın kendisi gezmekle bitmez, Heybeli ada –bende kalmış bir ilk gençlik sızısı dışında - piknikler ve yürüyüşler için şahane, Kınalı deseniz bir uçtan diğerine denize girilen, en çabuk varılan ada.. Burgaz Ada’yla daha bu ilk ziyaretimizde bize bir başka dokundu; neredeyse evimizde gibi hissettiğimiz, sakinliğine ve kuş seslerine çarpıldığımız, yakındaki bir uzaktı ada. Şehrin fokurdayan kalabalığı, birbirini dinlemeyen insanları, durmaksızın inleyen asfaltı ve bitmeyen uğultusundan sıyrılıp, köpüren dalgalar arasından iki kanat çırpışta konulacak taze bir nefesti ada; yavaş ve derinden...

Bir gün muhakkak koklayın, görün, yürüyün Burgaz Adayı.
Deniziniz, taze havanız, düşleriniz bol olsun..
Deniz

20 Ağustos 2009 Perşembe

Los Angeles'ta havalar...

Yine soğuk bir sabaha uyanıyorum, yanımdaki atlet ve şortları üst üste giysem de yeterince ısınamadığım, yanlış hesaplanmış bir hava durumunun avcuma bıraktığı ürpertili Venice günlerinden biri. Yorganla uyuduğum, burnum serin uyandığım, ve dışarıda güneşli bir günün canlı renklerini aradığım. Bavulumu hazırladığım o son akşamda , en eski ve ince kıyafetlerimi seçmiştim, çünkü Los Angeles’in hava durumu 30 derece güneşli gösteriyordu, hem de 10 gün boyunca. Tabi hava durumu için esas alınan bölgenin şehir merkezi olduğunu, ve okyanusa yaklaştıkça bunun 5-10 derece düşebildiğini, bizim kalacağımız 32 North Venice adresinin ise okyanusa bir blok mesafede olduğunu bilmiyordum. Neyse ki H&M var ve 20$’a kocaman bir kazak alıp sahilde sabah meditasyonunda, Santa Monica’ya bisiklet turumda, ve ‘3rd Street Promanade’ olarak anılan trafiğe kapalı şirin caddenin akşamında ona sarınabildim. Yoga yaparken mi? Orada ince atletim, taytım ve kalbim yetip artıyor!

Burada olmamızın esas sebebi olan Erich Schiffmann’la yoga hocalık kursu muhteşem geçiyor. Sabahları bedenimiz elverdiğince erken kalkıp meditasyonumuzu yapıp, bazı açılış akışlarını tekrarlıyoruz. Bir iki defa vipassana yapabildik, bunun dışında Erich’in akışlarını, bazı cümlelerini, kendi deneyimlerimizi konuşuyoruz. Sonra yumurta, peynir, domates, meyve, zeytin, ekmek, fıstık ezmesi ve reçelle donatılmış masada, çaylarımızı yudumlayıp olabildiğince doyurucu bir kahvaltı çekiyoruz, hazırlanıyoruz ve Main street’e doğru yola çıkıyoruz. Birkaç defa hatalı park edip bir defa da sağlam park cezası yedikten sonra ister istemez öğrendiğimiz kapalı otoparka park ediyoruz ve kursun gerçekleştiği yoga merkezi olan ‘Exhale’e yürüyoruz. Exhale’in biri devasa, diğeri orta boy iki stüdyosu, ve sanki bunlardan çok rağbet gören bir mağazası var. Mağazada ünlü markalarda yoga matları, aksesuarlar, çeşitli ziller, mumlar, DVD’ler, kitaplar ve hepsinden çok yoga ile ilgili giysiler var. Çoğu pamuklu ve ‘organik’ olan yoga ve yogi kıyafetleri benim kriterlerime göre çok pahalı. Pamuklu bir yoga pantalonu 66$, tişörtler 40$ ve üstü, biraz daha katma değeri yüksek parçalar 80-100$ civarına çıkıyor. Bu inanılmaz fiyatların arasında, şansımıza yaza özel bir yoga paketi satın alıyoruz; 50$’a iki hafta sınırsız ders katılımı, işte bu harika geliyor. Erich’le kurs öğlen 12de başlıyor ve küçük bir tuvalet molası dışında blok 4 saate yakın sürüyor, işte bu yüzden sağlam bir kahvaltı hayat kurtarıyor. Son iki saat pratikle geçiyor ve çıktığımızda hissettiğimiz açlık sayesinde Main street’te nerede ne yenir hemen öğreniyoruz. Favori yemek noktamız ‘Library Alehouse’, favori kahvecimiz de sınırsız ve koşulsuz internet erişimi sayesinde The Coffee Bean oluyor. Çoğunlukla dördümüz birlikte hareket ediyoruz. Ama ara sıra yalnız zaman geçirebildiğimiz de oluyor.

Erich’le dersler çok ilham verici geçiyor, ders bittiğinde, genelde doygunluk ve yoğun duygular içinde oluyorum. Bu duygular arasında ustaya hayranlık, basit ama hissedilir akışların etkisiyle derin bir keyif, derse hakim meditasyonun denge hissi ve kendi potansiyelime dair tutkulu bir merakla, yolun ne kadar başında olduğuma dair bir anlayış ve tevazu oluyor. Hocanın dudaklarından dökülen her bir heceyi havada yakalayıp öğrenmeye, anlamaya, kavramaya açık duruyorum. Akışları, hep ilk defa yapıyormuşum gibi bir açıklıkla yaşamayı araştırıyorum. Hoca hep hatırlatıyor “her an bir şey yapıyorsunuz, şu an ne yapıyorsunuz? Tam da bu geçişte fark edin, elleriniz bir şey yapıyor.. ne yapıyor?” sürekli izleyerek, orada olarak, kıvrılan bilekte, içeri çekilen karında, açılan kasıkta, uzayan omurgada, her an nefesle açılıp genişleyip, her an nefesle rahatlayarak akıyorum. Ve en can alıcı anlardan birinde duruyoruz. Durup, dinliyoruz yaşamı, olanı. Erich, gün içinde de durun ve ara verin diyor, ara verin ve dinleyin. Ben de burada, bu alışkanlığı davet ediyorum yeniden. Kendimi, ve ötesini dinlemeyi deniyorum.

The Coffee Bean'de otururken dinliyorum kendimi, sabah kumsalda yürürken, insanların içinde otururken, arabada giderken, gece uykudan önce yatakta uzanırken… Bir an için eforu bırakabildiğim ve ‘durabildiğim’ her an, kimi zaman bir an, kimi zaman birkaç dakika dinliyorum ne varsa. Dinleme hali, izleme halinden biraz daha farklı benim iç sistemimde. İzleme, kaba bir tanımla “ben”in zihin, duygu, tutum ve eylemine dair bir tanıklık ve algı hali iken; dinleme, o ana, o anda olan ve olmayana, ben ve ötesine, tanımlanamaz olana bir açıklık ve alıcılık gibi daha çok. Farkediyorum ki yogada, izlemedeyim daha çok, oturarak yaptığım meditasyonda dinlemeyi yaşıyorum. Ancak Godfrey’le birkaç derste yaşadığım bir haldi yogada o derin dinlemeyi yaşamak, ve gayret göstererek değil de, bırakarak ‘ol’uvermişti kendiliğinden. Vinyasa akışında kendimden geçer gibi olmuştum, daha büyük bir şeye ait gibi, sınırların eridiği bir genişleme içinde, sonu olmayan bir şey gibi hissetmiştim. Tanımlanamaz ve tekrar edilemez, taklit edilemez, aranarak bulunamaz bir oluş haliydi. Ve onu aramadım bir daha. O yine gelecekse, gelecek nasılsa. Yoga, mata her adım attığımda başka bir macera, yeni bir yoga zaten. Hep yeni bilgiyle, yeni anlayışla, yeni bir farkındalıkla akıyor. Büyük üstatların söylediği gibi, bir ideale saplanıp o an olanı, yani gerçeği yaşayamamak zaten insanlığın en acılı kısırdöngüsü. Aramayı bıraktığımızda, o anda olana uyanabiliyoruz ve bir an için de olsa gerçek oluyoruz. Aradığımız sürece, bulunacak olana bir hasret ve ondan yoksunluk duygusuyla nefes alıyoruz. Erich’in dediği gibi, O’nunla bağlantıya geçmek, O’nunla birleşmek istiyoruz, çünkü O’ndan ayrı olduğumuza dair derin bir yanılsama içindeyiz. Tabi bunu, zihnen anlıyorum, ama bütün varlığımla bilmiyorum henüz. Erich’e baktığımda ise, her bir zerresi, hücresi, sesinin titreşimi ve gözlerinin derinlikleri aynı şeyi söylüyor, o biliyor. Ve o, sıcacık gülüşüyle diyor ki “Ben aydınlanmadım. Ama buna ilgi duyuyorum evet.”

Burada, içim uzandıkça elim de uzanıyor Osho’nun Yakınlık kitabına, ve bu büyük ustadan da dinliyorum duymam gerekenleri. Bazen bir iki cümle, bazen bir iki sayfa; sonra gözlerimi kapatıyorum ve içime işlemesine izin veriyorum. Ve dinliyorum. Birkaç yıl önce ite kaka okuduğum ve bana çok şey ifade etmeyen Osho’nun cümleleri şimdi gonca güller gibi açılıyor önümde. Bazen bir paragrafıyla yığılıp kalıyorum. Çok basit aslında her şey, zorlaştıran benim. Anlıyorum. Bana dokunan tüm üstatlara, hocalarıma, hayatıma değen her insana teşekkür ediyorum bir defa daha. Bu, gönlümden, içimden yükselen gerçek bir minnet, taklit edilemez, zorla hissedilemez. Bu gerçek. Ve gerçek olan her şey gibi parlıyor.

Tam da yakınlığa dair okurken, uzakta olmanın şaşırtıcı rahatlığını yaşıyorum. Rutinden uzaklaşmanın hareketlerime getirdiği bir özgünleşme ve hesapsızlaşma hali içindeyim. En basit günlük işlerden, evin temposundan, en sevdiğim insanlardan, her gün yaptığım konuşmalardan, ezberlenmiş cümleler ve ifadelerden, yüzüme yapışmış gülümsemeden, İstanbul'un trafiği, toplu taşıması, insanları ve ritminden uzakta, sanki boynumun arkasındaki görünmez "reset" tuşuna basılmış gibiyim. Uykum bir başka, uyanıklığım bir başka. Saatlerim, giydiklerim, konuştuklarım başka. Bazı yerleşmiş gerginlikler kaçınılmaz bir gevşeme içinde. İnsanın kendi yarattığı düzenden uzaklaşması bile kendi içinde yeterli şifa gücüne sahip. Tabi birkaç günlüğüne, ya da birkaç haftalığına! Sonra, saatlerim, programım, alanım, yaşadığım ev değişse de, yeninin o açık gökyüzünde kendi öz notalarım çınlamaya başlıyor. Uyandırıcı olan, her yere beraberimde getirmeyi başardığım, farkında olduğum ve olmadığım o kalıplarımı görebilmek. Çöldeki bir kum yılanı gibi, ait oldukları ortamın rengine ve dokusuna uyum sağlayan kalıplar, Pasifik kıyısındaki bu bambaşka düzenin renk ve dokusunda belirmeye başlayınca çok daha kolay fark ediliyorlar. Fark etmek, artık ihtiyacım olmayanın kendiliğinden elenip gitmesi için ona açık bir kapı bırakıyor. Kimi, kolayca yumuşuyor, kimi direniyor. Ama bıraktıkça, rahatlıyorum. Ve bırakmayı, şu an ve her bir yeni anda, hep öğreniyorum. Kendimle öğrenirken bana ilham veren hocalarıma içimden tekrar ve tekrar teşekkür ediyorum.

Bir başka teşekkür de buraya birlikte geldiğim harika ekibe; birlikte çok öğreniyoruz ve eğleniyoruz. Evin kendine has bir havası var, araba yolculuklarımızın ve karar aşamalarımızın da. Herkes bir anda bir şeyleri üstleniyor, kendi yerini buluyor ve katkıda bulunuyor. Yoga bizi bir araya getirmiş, ama çok daha fazlası çıkıyor bu ‘bir aradalık’tan; derin sohbetler, derin sessizlikler ve aniden ortaya çıkıveren aynalar. Birbirimize gösteriyoruz göremediklerimizi; ve anlık takip ediyoruz yapmak istediklerimizi. “Hadi!” deyip alışılmadık bir yoga dersinde buluyoruz kendimizi, ya da harika bir sushi restoranında. Ve tanıdığımız, tanıştığımız insanlarla, kendimizi her an yeni bir patikada buluyoruz. John’la Chicken Itza’da yediğimiz muhteşem Yucatan yemekleri, Griffith Park Observatory’ye gidişimiz, Dante's point ismi verilen en tepeye tırmanışımız (Hollywood Yazısından daha yukarıda!) ve kendimizi bulutların arasındaki dağlarla çevrili koskoca şehre tepeden bakarken buluşumuz… Tırmanışa dair hiçbir fikrimiz yokken “yılan çıkabilir” tabelaları arasında keçi patikalarından tırmanıyoruz ve ardından yoğun oksijen ve manzaranın gerçek üstü hissi ile doluyor içimiz. Beklenmedik bir şeyler yapmanın o bembeyaz sayfaya benzeyen kokusu içimize işliyor. Hepimizin yüzünde tarif edilmez bir gülümseyiş. İşte en çok bunu özlemişim. Beklenmeyeni.

Beklenmeyen soğuğa rağmen, birkaç gün güneşi de görüyoruz. Yine de Venice sabahlarını ve Santa Monica akşamlarını biraz olsun ısıtabilmek için birkaç kazak ve hırka almak zorunda kalıyoruz. Ama bu akşam gökyüzü çok parlak görünüyor, yıldızları seçebiliyoruz; kim bilir, belki yarın yanaklarım kızarır güneşten, şapka takmak ve burnuma koruyucu krem sürmek zorunda kalırım? Plan, eğer hava açık olursa ders çıkışı arabayı Pacific Freeway’den Malibu beach’e sürmek; tabi ki direksiyonda Çelen ve harita okumada ben, sol arka camdan fotoğraflamada Özlem, vurucu cümlelerle ortamın havasını oluşturmakta Gül!

Daha az bulutlu, kazaksız, çorapsız bir sabaha uyanmayı hayal ederek, yorgana sarınıp, uykudan önce birkaç satır okuyacağım. Yazacak onlarca şey sivrilmesine rağmen içimde, şimdilik burada bırakıp uykuya vakit ayırmak zorundayım. Erich diyor ki, “iyi uyuyun, beslenin, su dengenizi koruyun ve derse geldiğinizde en verimli halinizde olun”. İşte bu yüzden şimdi yatak vakti, hatta geç bile!

Hepinize uzaklıklar arasında yakınlığı keşfedebilme cesareti, arada bir durup olanı dinleyebilecek vakti ve yumuşak iklimli bir Ağustos günü dilerim!

Sevgiyle kalın
Deniz

Not: teknik uyumsuzluk nedeniyle fotoğraf yükleyemiyorum, ama dönüşte bol bol yükleyeceğim!

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Teknede

Fırsatını bulan her insan en az bir defa tekne tatili yapmalı. Bu tatilde karaya gerekmedikçe çıkmaması ve küçük, sessiz koylarda açık havada uyuyup, günün ilk ışıklarıyla doğal uyanması tavsiye edilir. Bir de referanslı bir kaptanla yola çıkması ve rota hakkında biraz fikri olması. Bizim rotamız Turgut’tan Datça’ya kadarki girintili çıkıntılı şerit üzerindeki şaşırtıcı berraklıkta su, el değmemiş doğa, keçi sesleri ve bal arılarıyla bezeli koylardı. Ekip eğlenceli ve uyumlu, kaptanlar deneyimli ve tertemiz insanlar olunca, ne fırtınalı akşam, ne arı sokmuş ayaklar ne de benim gergin yanaklarım bozabilirdi keyfimizi. Bir 7 gün böylece geçiverdi...

Minik deniz gözlüklerimle sakin sakin yüzerken 4-5 metrede bile berrak olan olan suyun tadını çıkarıyorum; çok balık yok, birkaç karagöz var dipte, ben de onlar kadar yavaş ve sabah mahmuruyum. Bir anda tanıdık bir sesle harekete geçiyor bedenim, pavlovun köpeği gibi tekneye yöneliyorum; Nazif kaptan çanı çalıyor, yani kahvaltı hazır! Sudan sıyrılıyor bedenim, sabah güneşi tenimde; hızlı bir duş alıp, az güneşli bir köşeye yerleşiyorum. Kıpkırmızı domates dilimlerini tabağıma dizip, üzerine bolca kekikli zeytinyağı döküyorum. Sofra hemen doluyor, kahvaltılıkların üzerinde ellerimiz ve kadar hızlı dolaşıyor arılar da. Biraz arı kovalayarak, biraz önceki geceden konuşarak dalıyoruz en keyifli öğüne. Doğal kekik balını bulunca, kimse hazır bala, reçele pek tezahürat yapmıyor tabi. Yine de Nutella çabucak yarılanıyor, bazı şeyleri geride bırakamıyor insan. Kahvaltı bitince, hemen dağılıyoruz; biri denize, biri güneşe, bir diğeri birikmiş gazetelere. Hepimiz, hiç bitmeyecekmiş gibi hissediyoruz, ama aslında gizli gizli gün sayıyoruz.

Tekneye binmeden yaptığımız büyük alışverişin üzerine, bir defa Bozburun’da, bir defa Aktur’da pazar ve market alışverişi yapıyoruz. Bozburun harika bir sahil kasabası; havası, suyu, insanı iç açıyor. Özgün, sakin, canayakın bir yer; arsa fiyatları ne kadar merak ediyoruz. Balıkçılığı, gulet imalatı ve 1972’de bulunmuş Bozburun batığıyla ünlü. Ama benim aklımda en çok kalan, öğle sıcağında uzun bir yürüyüşle varıp, elimiz kolumuz dolu döndüğümüz pazarı, dondurma yiyip yürüdüğümüz limanı, bir de denemek için alıp şarabın yanında bünyeye kattığımız kelle peyniri, keçi sütünden.

Bozburun’dan sonra Datça’da karaya çıkmak pek keyif vermiyor, tabi tam o sırada patlayan alerjik durum için sağlık ocağı bana tam zamanında geliyor. Akturun denizi ise muhteşem, yüzdüğüm en duru ve serin sulardan. Geniş bir sahil, pırıl pırıl deniz. Altan’la sağlık ocağı ve eczane arasında mekik dokurken, geniş bisiklet yolları, kumsal ve çocuk oyun alanlarına bakıyoruz, sanki herşey genişlik ve ferahlık üzerine kurulu bu dev sitede. Neredeyse herkeste bir bisiklet, pek çok kişide minik motosiklet var. Aktur Eczanesi dolup taşıyor, ayağına kıymık batan, güneş yanığı olan, sıcaktan tansiyonu düşen kendini eczaneye atıyor; kalabalığın arasından sıyrılıp arkadaki odada ilk defa ayakta iğne yiyorum, şaşırtıcı biçimde az acıyor. Binbir teşekkür, ve sonra teknedeyiz. Öğlen yemeği ve serin sular..

Süleyman kaptan salataları, zeytinyağlıları, pilavları pişirirken, kayınpederi Nazif kaptan mangalı üstleniyor. Sofra yemek kadar sohbetle de dolup taşıyor. Masada baskın içki rakı, ama ben beceremiyorum şu rakıyı; hep uyku bastırıyor rakı içince, hiç alışık değilim. O yüzden bir gece haricinde kadehimde hep kırmızı şarap. Yemek sonrası bir grup sofrada devam ederken birkaçımız teknenin önüne geçiyoruz; her türlü ışık kaynağından uzakta, ay doğarken denizin ışıltısını, samanyolunun bizi kucaklayan anaç kollarını, ufuktan bize bakan Büyük Ayıyı, baş döndüren kuzey haçını ve sürgündeki Cassiopeia’yı izliyoruz. Denizde, kadehte, sallantıyla rahatlamış bedenler kendini bırakınca, zihinler de gökkubbenin gizemine gömülüyor. Her birimiz başka bir yerinden yaşıyoruz geceyi; ama ortak bir huşu var göğün sonsuzluğu karşısında. Buradayız, sırtımız sahile dönük, yüzümüz açık denize bakıyor, iki yanımızda tepeler uzanıyor, arada bir inceden bir su sesi tekneye dokunan minik dalgaları hatırlatıyor. Buradayız, küçücük bir teknede küçük varlıklar, başımızın üzerinde açılan sonsuz boşluğa dalıp, biraz tevazu, biraz büyülenmişlikle bakıyoruz o büyüklüğe, yarı Hayyam cümleler dökülüyor dudaklarımızdan.. Gece ilerleyip de uyku ağır bastığında, kamaradan getirdiğimiz yastık ve pikelerimizle, seriliyoruz güverteye, sünger şezlonglar üzerine. Deniz üstü hafif sallantıda, varoluşun sessiz beşiğinde uzanır gibi, derin ve ılık uykuya teslim oluyoruz.

Sabah güneşinden önce uyanan arıları tek elle kovalayıp, uykunun en tatlı yerinden devam etme çabasında bir sabah; keçi sesleriyle çınlayan sahil, soğuk su kaynaklarından seyrelmiş ve serinlemiş deniz. Arı vızıltıları sabrımızı sınarken, birer ikişer teslim oluyoruz, kimi denize, kimi kamaraya. Kahvaltı ve deniz sefasından sonra, akşamüstü bir sürpriz getiriyor Süleyman kaptan. “Arıları gördüm” diyor, karaya çıkmış ve aramış, doğal bir arı kovanı bulmuş, kovandan aldığı petek ve balı tencereye doldurup bize getirmiş. Denizden çıkan, tencerenin başına üşüşüyor, hayatımızın belki de ilk organik balını yiyoruz. Anlatıyor kaptan, öğreniyoruz, arıcılıkta organik bal olamazmış; arıları muhakkak arı kenesine karşı ilaçlamak gerekirmiş, aksi takdirde hastalıktan kırılırlarmış. Tabi ilaçlama yapıyorsan da o bala organik diyemezmişsin. Ancak böyle, doğada bulunca, organik bal yiyebilirmişiz. Neredeyse on parmakla kavradığımız petekleri, balı sarhoşluk içinde yiyoruz; hakikaten bir fark var balda, o kadar balı normalde yesek genzimiz yanar, şekerinden bayılırız. Oysa yiyoruz ve ne tadından ne de keskinliğinden rahatsızız. Müthiş balın enerjisiyle olacak, yeniden uzun uzun yüzüyoruz. Herhalde bir daha bu kadar otantik birşeyle karşılaşmayız!

Selimiye’nin ve yakınındaki koyların denizi de muhteşem, ilk birkaç günkü fırtınada kalkan kumla berraklığı biraz azalmış da olsa. Yine de biraz diriltici serinliği ve göreceli daha az tuzuyla, bu tekne turunda beni en etkileyen koylar Dimitri ve Hurmalı oldu. 7-8 metre derinlikte bile gözlüksüz dibi görebildiğim, yüzerken tuzdan yüzümü yakmayan, ve girdiğimde tüm sistemlerimi uyandıran bu muhteşem denizlere yine gidesim var. Suların türkuvazında herşeyi unutup, koyların sessizliğini dinleyerek, o an orada olmanın katıksız keyfini çıkarmaya..

Teknenin adı Furkaan’dı, Süleyman kaptan ve yakınları tekneyi kendileri yapmışlar; zaten Orhaniye, Turgut, Bozburun, bu yörelerin başlıca uzmanlığı tekne yapımıymış. İçtenlikleri ve hizmetleriyle bu 7 günü bizim için unutulmaz kıldılar. Seneye bu seyahati yinelemek dileğindeyiz, 1 hafta da olabilir 3-4 gün de. Eğer Marmaris-Datça taraflarında böyle bir mavi tur hayaliniz varsa, iletişim bilgilerini vermek isterim: Süleyman Şener, furkaan-yachting@hotmail.com, 537 982 91 72.

Tatiliniz mavi, neşeniz bol, kadehiniz dolu olsun;
Sevgiyle kalın!
Deniz
Related Posts with Thumbnails