28 Mayıs 2014 Çarşamba

yoga

Yoga spor değildir.
Yoga din değildir.
Yoga dogma içermez.
Yoga seni bir kalıba sıkıştırmaz.
Yoga sana zorla belli kıyafetler giydirmez.
Yoga bir dünya görüşü empoze etmez.

Yoga Yaşamdır.

Yoga bir yaşama sanatıdır, ruhsal, zihinsel ve bedensel disiplinler içerir; bu uygulamalar içinde beden canlılık, güç ve esneklik kazansa da, buna yoganın en güzel yan etkisi diyebiliriz. Yoganın özü ruhsal seviyede gerçekleşir; bedeni, nefesi, sürekli tanıklık ve farkındalık halini araştırdığımız bu yolun hem sanat, hem ilim hem de tüm insanlığın iyi haline adanmış bir öğreti olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun aksini iddia edenler, ya bilgi, ya deneyim ya da yollarını açacak doğru bir rehberin noksanlığıyla yogayı olduğundan kıt, basit ve yeknesak tanımlamakta olabilirler. 

Hareket ve nefesin sarmalıyla bedenin farklı poz ve akışlara teslim olduğu her uygulamaya spor denemez. İnsanın kendi iç alanına duyarlı hale geldiği, zihnin sakinleştiği ve odaklanabildiği, daha yüksek gerçeği açıldığı, egonun sınırlarıyla özdeşleşmeyi bıraktığı ve hayata güvenle teslim olmayı araştırdığı her yola din denemez. Yoga eğitmeni öğrencisine neyin doğru neyin yanlış olduğunu dikte etmez, kendi hakikatını görmeye teşvik eder; öğrenciye rahat bir alan sunar ve yerinde sorular, önermeler ile öğrenciyi beden-zihin uzayında hissederek gerçeğini bilmeye davet eder. Yoga bir kurallar zinciri değildir, uyarak hedeflere varılan veya uymayınca utanç duyulan; yoganın kalbinde eylem ve düşüncelerin kaynağı olmadığımızın bilinci vardır,  böylece olmadık gurur veya öz-saldırı duygularından özgürleşiriz.

Yoga eğitmeni sade, net ve güvenli bir yaklaşımla öğrenci için adım atabileceği alanı açar, ona kendiyle temas edebileceği çok boyutlu araçlar sunar, deneyiminden ve bilgilerinden paylaşırken şahsi tercih ve görüşlerini “yoga kılıfı” altına sokmaz.  Yoga eğitmeni, tıpkı bir memur, bir mühendis, bir avukat veya temizlik görevlisi gibi kendi mesleğinde uzmandır ve meslek etiğiyle, mesleğin inceliklerini korumaya ve aktarmaya gayret gösterir, aynı mesleği icra eden diğer insanlara saygı duyar. Bunun ötesinde yogayı deneyimlediği için, “ahimsa” ilkesinin farkındadır; bu şiddetsizliktir, duyarlılıktır, eylem, söz ve düşüncelerinin diğer varlıklara zarar vermemesi ilkesiyle konuşmaya ve hareket etmeye özen gösterir. Yoga eğitmeni her varlığın, bütünün bir parçası olduğu ve bütüne hizmet ettiğinin farkındadır.  “Satya” ilkesinin farkındadır, iftirada bulunmaz, diğer yoga eğitmenlerinin bilgi, görgü ve deneyimiyle ilgili fikri olmadığı halde fikri varmış gibi söylemlerde bulunmaz, yogayı öğrendiği kaynakları doğrulukla beyan eder.  Ve yoga eğitmeni alçakgönüllüdür; kendini olduğundan yüce, büyük, özel göstermek için kendine sıfatlar eklemez; kendine tapınırcasına davranan bir öğrencisi olursa da onu sakinlikle uyarır ve kendisinin tıpkı öğrencisi gibi bu yolda daima öğrenci olduğunu hatırlatır. 

Yoga eğitmeni tek bir hakikat olduğunu, insanın biçilmiş kalıplarından özgürleşerek bu hakikati hissetmesi, hikmet ve ilim yoluyla hakikati bilmesi için tarih boyunca sayısız felsefe okulları ve öğretiler doğmuş olduğunu bilir, kendisinin seçtiği yolun dışındaki diger yolları, ve bu yolları tercih eden tüm insanları ve ekolleri de şefkat ve birlik duygusu ile kucaklar.

Çünkü Yoganın kelime anlamı “Birlik”tir.




18 Nisan 2014 Cuma

malaya küsmek


Vitrine bakıyorum, Bleecker street’te küçük bir Tibet işi takı ve obje dükkanı, içerden güleryüzlü bir adam benimle göz göze gelmeye çalışıyor. Bayraklar, ahşaptan oyma Buda heykelcikleri, rengarenk kolyeler, göz alıcı taşlar ve yüzüklerin fışkırdığı daracık dükkana adım atar atmaz, aydınlık yüzlü dükkan sahibine gülümseyip, günlerdir kalbimde enerjisi beliren, avcuma aldığımda tanıyacağımı bildiğim, cebimi de zorlamayacak o malayı bulma ümidiyle 108’lik tespihlerin asılı olduğu ağaç dalına dönüyorum. Lapis lazuli mala elimi atar atmaz 85$ etiketiyle sırasını savıyor. Ardından lotus tohumu ballı süt rengi boncuklardan dizili basit bir malayı parmaklarımın arasında kaydırmaya başlıyorum; tatlı dokunuşunu, hafifliğini, sadeliğini hissediyorum;  gülerken neredeyse tüm dişlerini gösteren Tibet’li satıcının Amerika’ya yerleşme hikayesinin cümleleri havada süzülürken, 24$’ı denkleştirmek üzere banknot ve bozuklukları elimde toplayıp nazikçe masaya bırakıyorum. Adam beklentisiz sohbetinin arasında iyi bir yol arkadaşı seçtiğimi söylüyor,  lotus boncuklar boynuma dokunurken “hoşgeldin” diyorum.

Mala boynumdan ayrılsa bileğimde, avcumdan dökülse yastığımın altında her korkuma, coşkuma, iniş-çıkışıma tanıklık ediyor; kimi zaman “Om Gam Ganapatayei Namaha” diyorum her boncukta, kimi zaman “Ya Vedut”; dilin, sözcüğün ötesinde dökülüyor sesler, anlama kaygım olmaksızın tekrar eden sesimin kalbime doğru ilmek ilmek ördüğü bir bağın ucu oluyor malamın özensizce tutturulmuş turuncu püskülü. Bir meditasyondan çıkarken tuttuğum dost eli oluyor lotus malam, uykusuz gecelerimde yol arkadaşım, zor anlarımda kocaman gülümseyen Tibet’li adamın sarı yüzü gibi aydınlık getiriyor, boncukların arasından parmakucuma değen ipe diziliyor bir bir anılarım, acılarım, niyetlerim.  Kızımın kalp atışlarını ilk duyduğumda, hamileliğin ağırlaşan aylarında, doğurmadan once yarım kalan tüm iç meselelerimi çözeyim derken sarıldıkça sarılıyorum ona. Ta ki doğuma kadar…

Ilk defa, kanayarak, coşkuyla, esriklikle kollarımda tutarken kızımı, sorgusuz koşulsuz sınırsız sevmek neymiş hissetmeye başlıyorum. Aşkın soyunmak, örtüsüz kalmak olduğunu gün be gün yaşatıyor kızım; onu sevdikçe kabuklarım dökülüyor. Tenime en yakın olanlar, hani soyulurken canımı acıtacak cinsten, hani tanımadığım, karanlık, izin verilmemiş yanlarımı çırılçıplak bırakacak türden. Doğumun dalgaları nasıl ölüme doğru savuruyorsa bedeni ve zihni, oradan geçince geri gelen insan da aynı gerçeklikte kalamıyor işte… Süt lekelerinin tatlı kokusuna karışan uzun geceler, hayatın benden aynı beklentilerle geri geldiği, ama benim artık aynı Deniz olamadığım yarı sarhoş günler birbirinin ardından akarken tanıdığım, güç aldığım, emin olduğum araçlarım sanki erişilmez bir yerde artık. Yetenek, zeka ve yönelim havuzu olarak şükrettiğim genetik mirasın içinde kısa çöp olarak bir de depresyon eğilimi bulunan bir kadın olarak taze anneliğimin ilk ayları “baby blues” bulutları arasında fonda inceden “why does it always rain on me” ile sürüp gidiyor. Bu sırada, doğumun şokuyla elimden düşen malam, hayatımın sarsılan toprağında koca kayaların arasından yuvarlanıp bir çekmecenin dibinde, ışık almayan bir kutuya kapanıyor. Düş kırıklığımın ince sızısıyla kutunun kapağını kapatırken sanki eski bağlarımı, güçlerimi, benliğimin bir parçasını da gömüyorum.

Neden bana yardım etmedin..? onca zaman birlikte yürüdük, beni neden bunca zorlukla başbaşa bıraktın..?

Bu dünyaya ait hissetmekte oldum olası güçlük çekmiş bir ruh olarak, yoganın bana en büyük hediyesi bedenimle barışmak olmuştu; bedenimi hissetmek, nefes döngümü tamamlamak, acıdan zevke adım atmayı öğrenmek, bacaklarımın, ayaklarımın, gövdemin, toprakla taşla zeminle ilişkimin farkına varmak, yerküreye dokunmak, onun gücünü kabul etmek, bedenli olmanın zorluk ve güzellikleri içinde iyi hissedebilmek. Bu bedende mevcut olabilmenin,  iç alanıma bakabilmenin, kim olduğumu ifade edebilmemin ve her nasıl olursa olsun hayatın büyük olduğunu içime kabul edebilme rehberim, üstadım, inisiyasyonum oldu yoga. Lohusalık ve ardından eş, anne, işletmeci, eğitmen olarak varlığımı sürdürmeye çabalarken yogaya alan açamadığım günler geldiğinde yeniden koptum bedenimden; zihin alanımda tüm gayretimle korumaya çalışsam da deneyimin lezzetini, uzundur doyasıya yiyemediğim yemeğin tatlı hatırası gibi kaldı o hisler. Dalgalarla sörf yaparken önce yatağımın kenarında uyku öncesi ve uyanır uyanmaz meditasyonla araladım perdemi, ardından gece sabah demeden küçük parantezlerde asana ve pranayamaya yer açabilmeye başladım. Ne vakit yeniden başımın tepesinden bağlandım toprağa, ne gün avuçlarımla zemini iterken yükseldi kalbim, yeniden vinyasanın esrik dansında kayboldum sıfırdan, o zaman açabildim çekmecemi, ve dokundum rengi karamele dönmüş lotus tohumlarına. Kokladım, avcumda uyudum, mantralar söyledim, ardından üzerime takıp kalbime dayadım. Meğer küsmüşüm ona bunca vakit, kendimden habersiz.

Malamı bıraktığım karanlık kutu, plutonun beni iki yakamdan tutup derinlerine daldırdığı kendi karanlığımın bir yansıması sanki. Çekmeceyi aralarken Tibet’li adamın ışığı da sızıyor içeri, kızımın cıvıl cıvıl kahkahası da; gönülden sese dönüşmüş bir Om’un titreşimi, doğumdan sonraki ilk urdhva dhanurasana’mda boşalan gözyaşlarımın tadı ve sandal ağacı tütsümün kavrayıcı rayihası da. Uzundur nefessiz kaldığım yerden çıkarken, eski boncuklardan yeni bir mala dizebilir miyim diye soruyorum kendime; hafifçe kararmış turuncu ipi bir makasla geridönüşsüz koparırken dökülen boncuklar karışıyor birbirine, tıpkı anılar, duygular, insanlar gibi, kim önce, kim sonra bilmeden. Sonra ilk düğümü atıyorum ve ilk tohumu alıyorum elime. Her 27’de bir minik gümüş aralık, uzun bir nefes, ve 27 Om Shantih daha. Doğum ve kopuş, bebeklik ve tanışma, çocukluk ve keşif, ilkgençlik ve merak, gençlik ve idealler, erken yetişkinlik ve hayaller, yetişkinlik... çemberin her bir boncuğu yerleştikçe iki sıkı düğüm, bir uzun nefes, Om Shantih.

Eski boncuklardan yeni bir mala diziyorum; guru boncuğa geldiğimde soruyorum içime: O mala içinde sonsuzluğun ifadesini saklayan her bir lotus tohumunda tüm geçmiş deneyimleri affedebilir, geride bırakabilir, kalbine basabilir mi? Ve cevaplıyor içim, evet.  Guru’yu yerleştiriyorum, püskülü sımsıkı bağlıyorum, iki elimle nazikçe tutup öpüyorum, ellerimin arasına alıp alnıma götürüyor, şükrediyorum. Sessiz adımlarla kimsenin uykusunu bölmeden gecenin nefesine sokulup, artık eski malam olmayan, ve onun varlığını taşıyan yeni dostumla uykunun bal rengi kanatlarına takılıyorum; kanatlar beni sıcak bir NY öğleden sonrası küçük bir Tibet dükkanına götürüyor, gözlüğümün üstünden içeri bakıp eski bir anıya el sallıyorum...


Om Shantih

5 Ekim 2013 Cumartesi

fatigue


Bir endoskopi, bir MR, pek çeşitli fiziksel ve duygusal acı ve kim bilir kaç tane passiflora kapsülün domino taşları gibi dizildiği iç bükücü haftaların ardından, sanki bana ait olamayacak bir kavrayıcılıkla, tıpkı parmaklarımı donduran soğuk gibi çok da beklenmedik bir anda geliverdi sakinlik ve kabul hissi. Kızımın şekerli kokusu evimizi saralı 15 ayı geçmiş, süt aylarından oyun ve gülücüklere, dizlerinin üzerinde parkeleri süpürdüğü anlardan koşturduğu şu günlere geçivermiş zaman; ve ben kafama kafama vuran onca duygu ve deneyimden sonra daha henüz aymaya başlıyorum ki Maya benden ayrı bir varlık, onun bir yolculuğu var ve ben ona sadece “sunabilirim”, o ise kendi ruhsal eğilimi, duyguları ve belki de karması ile yöneldiği şekilde sunduklarımı alabilir, veya reddedebilir. Peki benim gibi kendini zeki ve farkında varsayan bir kadının buna uyanmaya başlayana kadar ağlama krizleri, öfke patlamaları ve büyük bir direnç içinde aylarını geçirmiş ve çevresindeki herkesi gerim gerim germiş olmasını neyle açıklayabiliriz? Annelik hormonları, ilkel kimlik, koruma içgüdüsü, kendi kodlanmış anıları, çocukları yüzdelerle ifade eden persantil tablolarının “iyi yapmak” isteyen bir anne üzerindeki acı baskısı? Her neyse veya nelerin ortak örgüsüyse, tüm yaşam algımın anormalleştiren ve beni bu kadar kökümden sarsan, o yeni yeni çözülüyor. Ve ben bir ucunu çözsem başka bir yerden fışkıran başarma kaygımın annelik yolculuğumun neşesini boğmasına, bu aşk dolu ilişkiye bir düğüm eklemesine nasıl bu kadar cömertçe izin verdim, bilemiyorum…

Herşey kızımın kaşıkla olan küçük kavgalarıyla başladı; ilk başta eğlendiği tadım serüveninde, süreç tatmaktan öteye, belli miktarlarda yemeye gelince sanki kimliği tehdit ediliyormuşcasına tepkiler veren Maya, herşeyin bir, iki veya üç lokma tadına bakan, ancak yeme eylemiyle mutlu olmayan bir bebek oldu çıktı. Onun yemeği reddetmesi bende neler uyandırdı, gerek his, gerekse takip eden anlamli-anlamsız düşünceler, şaşırtıcıydı:

-          Başarısızlık duygusu: ben bu katı gıdaya geçiş sürecini doğru yönetemedim! Beceremedim, iyi bir anne değilim!
-          Korku: kızım %10 persantilde, ya küçük kalırsa, ya zayıf olursa, ya yaşama karşı çelimsiz kalırsa?
-          Öfke: ben neyi yanlış yapıyorum? Bu çocuk beni zorlamak için mi bunları yapıyor? Kimse benim ne yaşadığımı anlamıyor!
-          Umutsuzluk: acaba bir gün Maya da kendi isteyerek bir yemek yiyecek mi? Ne yapacağımı bilmiyorum!
-          Keyifsizlik: o yemezken ben de hiç bir şey yemek istemiyorum, yiyesim gelmiyor..!

Ben bunca olumsuz duygu ve düşünceyle kendi girdabımda kaybolurken, tabi ki kızım her öğünde daha da sıkıntılı, mutsuz, gergin bir çocuğa dönüştü.  Bin bir beklentim, umutsuzluğum ve önceki deneyimlerimin gerginliği, yılbaşı ağacının süsleri gibi üzerimde yanıp sönerken, bu saf, algısı son derece açık varlık tarafından olduğu gibi okunur, hissedilirken, onun da bunu oyunsu, eğlenceli bir eylem olarak deneyimlemesi mümkün olabilir miydi ki? Çoğu zaman ne kadar meditatif, sakin, sıfır zihinle başlamayı denesem de, her sonuçsuz denemede içimde kendime yönelen öfke bir parça daha arttı. Ve yemek konusu aramızda bulantılı bir alan yarattı.

Yazın açık hava, deniz, kum darken daha bol oksijen alan ve yorulan kızımın iştahı birazcık olsun açılırken, İstanbul’a dönüşle birlikte ağzı düz bir çizgi şeklini alarak seçiciliğini artırdı, miktarları iyice azalttı. Benim kendime olan öfkemin dönüp dolaşıp yaşama ve kızıma yöneldiği, ses tonumu sakin tutmaya çalışsam da eminim beden dilimden ve auramdan bal gibi okunduğu bir sürece girdik. Osho’nun çocuk kitabında ve pek çok çocuk gelişimi kitabındaki gibi, bebek senin söylediğini değil hissettiğini okuyor; bebek senin onu yönlendirdiğini değil, senin yaptığını yapıyor.  Oyun oynarken, kitap okurken, parkta bahçede birlikte doğayı yaşarken, yatakta oynaşırken, birşeyi koklarken, banyodayken, birlikte her eylemimiz keyifli, sevgi dolu ve keşif duygusu içinde sürerken, en tatlı başlayan öğünde bile mücadeleyle dolu bir parantezin içindeydik. Yemeğe direnen Maya ve onun yememesine direnen ben. Ne kadar direnç, o kadar acı.

Ben kendi bulanık auramda kıvranırken dışarıdan beni seven pek çok güzel insan çeşitli yöntem ve yaklaşımlar öneriyordu, ama sesleri iç işletim sistemime ulaşmıyordu bile. İçeri kabul etmek için önce duymak gerekiyor, duymak için dinleyebilmek, dinleyebilmek için açıklık, açıklık için sıfır bir zihin. Bende sıfır bir zihin ise ancak yogayla mümkün oluyor; oysa sabah 8 akşam 8 Maya’nın peşindeyken, yardım aldığım zamanlarda bile günde ortalama 3 öğünün her biri çileli 1 saat 15 dk sürerken, ve ben o yemeği en yüksek miktarda kendim yedirebileceğime olan inancımla bir çay kaşığı daha fazla içine gitsin diye kimseye şans tanımazken ne zaman yoga? Kendi kuyruğunu kovalayan bir köpek gibi her gün yogaya ayıracağım o 45dk’yı yaratmaya çabalasam da olmuyordu. Yoga yapabildiğim sınırlı sayıdaki gün, uygulamam tıpkı bir avuç su gibi o an susuzluğumu gideriyordu, çok geçmeden yine susuyor ve kuruyordum. Yogasız bir Deniz, fenerin ışığı olmaksızın zifiri gecede dev dalgalarla boğuşan küçük bir tekne gibiydi.

Ve sonra “fatigue” noktası geldi. İTÜ’nün tozlu bir amfisinde, sabahın erken bir saatinde, pür dikkat hocayı dinlediğim bir malzeme bilimi dersinden aklımda kalan üç kelime; gevrek , sünek ve “fatigue”. Fatigue şunu ifade ediyordu; bir metalin sürekli tekrar eden yüke maruz kalmasıyla bir bölgede odaklanmış yapısal hasar oluşması. Yani malzeme duruyor, dayanıyor, ve sonunda bir gün tık diye çatlıyordu. İşte ben de aynen öyle çatladım. Bir kaç gün hüngür hüngür ağladım; hani çocuklar kendini yere atar ya da yatağa kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlar ya, işte öyle. Çünkü son ayların birden çok kişisel sorunuyla orta yapan olaylar dizisi Maya’nın yeme problemiyle golü atmış, bedenim bas bas bağırmaya başlamıştı. Ağrılar, mide problemleri, migren atakları, hepsi üst üste el kaldırmaya, görmezsem bağırmaya başladı. Bedenim, Maya ve yüce evren ellerinde işaret fişekleriyle aynı şeyleri işaret ediyordu: Mücadeleyi, direnmeyi, zorlamayı bırak; teslim ol. Hayata güven, kızına güven, doğaya güven. İçine dal ve herşeyin kağıt üzerinde mükemmel olmayışını kutlayacak coşkunu yeniden bul. Hiç bir varlık, önünde onu besleyecek bolluk varken aç kalmaz ve yemiyorsa belki de o an o kadarına, ya da o tada, ya da o içeriğe ihtiyacı yoktur..? Neyi kontrol etmeye çalışıyorsun, ve sanki günde 18 saatini verip 18 farklı yemek yapsan ve kaşığı 18 farklı açıdan getirsen ne değişecek? Çocuğunun doğası mı? Hiç sanmıyorum!
(İşaret fişekleri dip not olarak da şöyle diyordu:  uykusuz mu kalıyorsun, kızını bir saat daha mı az görüyorsun, o bir kaşık ya da beş kaşık daha mı az yiyor, çok önemli e-maillerini cevaplamayı mı erteliyorsun, neyse ne - ser o matı yere ve her gün çık üzerine…!)

İki gün dipte kaldım. Dip, birşeyleri görebilmek, koklayabilmek için gerekli, en azından benim gibi ay akrepte, yükselen balıktaysa. Dip, yüzeyde hayatla mücadele eden savaşçı koçun alevlerinden uzak, sakin ve karanlıktı. Kendi gözyaşı göletimin derinliklerinde, yosunlarım salınır, çamurum karışırken bugüne dek tecrübeli annelerin söylediği ve benim duymayı reddettiğim herşeyi hatırladım. Artık savaşacak fiziksel ve duygusal gücüm olmadığını idrak ettim. Kaldı ki bir varlığın kaderini belirlemek benim elimde olmadığı gibi onun yaradılışıyla, eğilimiyle, yönelimiyle, doğasıyla mücadele etmek de neyin nesiydi? Sanki bir düğmeye basıldı ve içimde gerili bir yay boşaldı. Sonra sakinlik ve kabul geldi. Standartlar, büyüme eğrileri, günde ne kadar ne yemeli cümleleri önemini yitirdi; ve böylece sabah minik kahvaltısı, öğlen meyvesi ve akşam tek yemeği olan tarhananın bende yarattığı suçluluk duygusu da. Ona yedirmeye gayret ettiğim miktarı yarıya indirdim. Mümkün olduğunca yanında yeyip, ona da önüne birşeyler koymayı deniyorum, hiç yemezse küçük bir miktarı ben yediriyorum. İçerde başlayan değişimin alışkanlıklarımı kırması zaman alacak biliyorum, ilk “artık yemek istemiyorum” sinyalinden sonra belki 30dk daha uğraşırken şimdi 5dk daha deniyorum, ara vermeye, sohbet etmeye zaman ayırıyorum. Onu ne kadar sevdiğimi hissederek, kendimi şiddetsiz bir yere davet ediyorum. Besleme ve büyütmenin bir kaygıya dönüşmesine gerek olmayacak kadar güven dolu bir yere. Aramızdaki muhteşem sevginin herşeye ilham verdiği bir yere. Varlığına müdahale etmek yerine saygı duyabileceğim, kendi tercihleriyle iyi hissedebileceği, beni mutlu etmek için olduğundan başka birşey gibi davranmak yükünü yüklenmeyeceği, hayata güveneceği bir yere.

Maya’nın eşsiz varlığını, canını, yaradılışını onurlandırıyorum ve bana öğretmeye geldiği her şey için teşekkür ediyorum. Ve yoganın tılsımıyla hayatı sevmiş, kendini tanımış, şifalanmış, anladığı ve hissedebildiği en derin yerden yogayı aktarmaya adanmış bir insan olarak, günlük yaşamın tüm çalım, manevra ve engebelerine rağmen her bir gün yoga uygulamama yeniden yer açmaya söz veriyorum. Biliyorum ki bende iyileşen, herkeste ve herşeyde iyileşiyor. Ve ben iyileşmeyi seçiyorum.

Yağmurlu gecenin sessizliğinde aylar sonra ilk defa yazabilmenin keyfiyle,

Hep daha iyisini yapmaya gayret eden tüm ruhlara ‘Fatigue’ noktasına erişilmeden gelen küçük uyanışlar ve bol yogalı günler diliyorum,

Deniz




Not: Bana ilham veren, destek veren, yanımda olduğunu hissettiren tüm anneler de teşekkür ediyorum

14 Ağustos 2012 Salı

doğum ve ben

      'Evleneceğiniz gün için şahitlerinizi, kıyafetinizi, mekanı, çiçekleri, müzikleri, davetlileri seçebilir, organizasyonu önceden programlayabilir ve provalar dahi yapabilirsiniz, ancak o gün yağan yağmur, aniden giren bir baş ağrısı, çıkacak bir sivilce, engeli çıkıp gelemeyen sevdikleriniz, geciken nikah memuru, ya da değişebilecek ruh haliniz üzerinde hiç bir kontrolünüz yoktur. Ve tam da o gün, o kapıdan geçerken neler hissedeceğinizi, o an gelmeden bilemezsiniz. Doğuracağınız gün için de dengeli beslenip bedeninize iyi bakabilir, nefesler, egzersizler çalışır, doğuma hazırlık kursları ve kitapları takip edebilir, yoga yapar, yürür, yüzer, meditasyonlarla o güne hazırlanabilir, hastanenizi önceden seçip, doktorunuzla her detayı konuşabilirsiniz; ancak hastaneye ulaşmaya çalışırken beklenmedik bir trafik, rahim ağzınızın çok yavaş ya da çok hızlı açılması, bebeğin bir türlü kanala girmemesi, bedeniniz ve zihninizin ağrıya olan ilkel tepkisi ve doğumun seyri üzerinde hiç bir kontrolünüz yoktur. Ve tam da o gün, doğum mağarasından geçerken içinizden hangi saklı kimliklerin çıkacağını, dalgaların sizi hangi bilinç hallerine sürükleyeceğini, her boyutta neler hissedeceğinizi o an gelmeden bilemezsiniz...' 

12 Haziran sabah 05.00 suları; belimden başlayıp kasıklarıma doğru yayılan bir sızlama ile uyanıyorum. Az sonra aynı sızlama tekrar ediyor. Üçüncü defa gelip 30 saniye kadar sürüyor; o an biliyorum ki Maya gelmeye hazırlanıyor. Tekrar geldiğinde saate bakıyorum, 05.20. Malamı elime alıp, içimden bir iki güven ve teslimiyet cümlesi tekrar edip geri uyuyorum. 7.00 gibi eşim Altan uyanmaya başlıyor, “Galiba kızımız bugün gelecek” diyorum, gülümsüyor. Hiçbir fikrimiz yok!

Kahvaltıya oturduğumuzda artık dalga dalga gelen sancılar biraz daha kuvvetli, her 5-7 dakikada bir geliyor, ortalama 45-50saniye kalıyor, her geldiğinde durup öğrendiğim nefesi uyguluyorum. Bazen oturduğum yerde öne doğru hafifçe yaslanarak, bazen ayakta. Çok heyecanlı ve sevinçliyim, doğurmayı dört gözle bekliyor ve nasıl olacağını çok merak ediyorum! Önce doktorum Hakan’ı arıyorum, bir iki saat sonra Serpil ebe’yi aramamı söylüyor. 10.00 gibi Serpil ebe’yi arıyorum, 11.30 gibi geliyor, konuşuyoruz, muayene ediyor ve henüz hiç bir açılmam olmadığını öğreniyorum, içten içe biraz moralim bozuluyor. Bir film seyredip kafamı rahatlatmamı öneriyor, çok yorulma diyor. Gün içinde konuşmak üzere sözleşiyoruz ve gidiyor.

Kimseyi erken telaşa vermemek ve kimsenin telaşını da üzerime almak istemediğimden annemlere henüz haber vermiyoruz. Altan evde, bazen bana destek veriyor, bazen kendi halime bırakıyor. Ben otururken öne pilates topuma yaslanır haldeyim, elimde sıcak su dolu termofor var, her dalgada sakrum bölgesine koyuyorum, zira burası en yoğun hissettiğim notka. Sonra topun üzerine oturup hafif zıplıyorum, merdiven inip çıkıyorum, dans eder gibi dairesel hareketler yapıyorum, bazen duvara dayanarak ayakta, bazense çömelerek yerde karşılıyorum gelen dalgaları. Bir yandan da “ya hala açılmadıysam hiç..?” diye kimseyi aramıyorum. Yavaştan zaman kavramı kaymaya, ön bilinç gevşemeye başlıyor, sancı sıklığını takip edecek, mantıklı düşünecek halim kalmıyor. Böyle ne kadar zaman geçtiğini farketmeden bir şekilden diğerine giriyorum. Dalgalar artık belimden sakruma, oradan kasıklara ve alt karnıma yayılıyor... Burada bir yerde benim gerçeklik algım bir bulutun arkasına giriyor ve doğumdan birkaç saat sonrasına dek herşey bulanık, yarı esrik, bir rüya hissinde...

Kardeşim Canset geliyor, saat 16.00-17.00 civarı. Serpil ebeyi arıyor, şiddeti artan kasılmalar ve sancıları, sıklığını vb söylüyor sanırım. Serpil bize küveti doldurup girmemi öneriyor. Sonra küvetteyim, Canset elinde termoforla yanımda, her dalgada termoforu ya da elini sakruma bastırıyor. Ağzımdan bir tek kelime çıkıyor “geliyor...” diyebiliyorum. Genelde dizlerimin üzerinde, kimi zaman çömelme pozundayım. Ufak dairesel hareketler yapıyor ya da öne arkaya salınıyorum. Zaman nasıl akıyor fikrim yok. 10 damla rescue remedy yutuyorum bir ara. Gözlerim genelde kapalı.

Saat 18.00 civarı Serpil yola çıkıyor, kaçta yanımıza geldi bilmiyorum, hala küvetteyim. Bir sonraki karede bornozumla lavabodayım, ve bir karede mutfakta Canset’e sarılıyorum, bir karede midemi boşaltıyorum. Bir ara Serpil muayene ediyor, sanırım 1-2cm diyor. Sola yatmamı istiyorlar biraz pozisyon değiştireyim ve dinleneyim diye, dayanılmaz geliyor, hemen kalkmak istiyorum. Bir an hatırlıyorum sakrum ve kalçamı duvara bastırarak sağa sola salındığımı, ve bir ara havlupana asılıp sarktığımı, ve sonra Altan’a sarıldığımı. Ne zaman bilmiyorum Serpil “artık hastaneye gidelim” diyor. Bir karede asansördeyim. Bir sonraki karede arabada, diz üstü oturuyorum arkam dönük koltuğa sarılmış vaziyette. 5 dakikalık mesafedeki hastaneye gitmemiz bir ömür sürüyor sanki. Her fren, her viraj, her kasis acıtıyor. Sanırım bu arada ses çıkarmaya, her dalgada “aaaaa....” diye sesli nefes vermeye başlıyorum. Hastaneye giriyoruz, bir sonraki an odaların ve doğum odasının dolu olduğunu öğreniyoruz. Saat 20.30-21.00 civarı. Sanki orada koridorda doğurmak zorunda kalacakmışım gibi çaresiz hissediyorum ve ağlamaya başlıyorum..! İçimde derinlerde saklı bir Deniz “Kendine gel, sen bu değilsin, ne çabuk koyverdin, sakin ol, derin nefes al, herhalde sana bir oda bulurlar koskoca hastane!” diyor. Ama ben sakinleyemiyorum. Dışarıda eşim, ebem, kardeşim de telkin edici birşeyler söylüyor elbet ama artık onları pek duyamıyorum.

 Bir odadayız, loş. Yeniden midemi boşaltıyorum. Koltuğa sarılıyorum. Diz üstü yere oturuyorum. Artık dalgalar belimden iç bacaklarıma doğru güçlü geliyor. Yanaklarım ve ellerim uyuşmaya başlıyor – ki takip eden saatler boyunca sık sık yüzüm, ellerim, ayaklarım uyuşuk kalıyor. Bir sonraki anda sancı odasındayız, doğum havuzum hazır. Sanırım ilk havuza giriyorum. Olayların akışını, sırasını, önce-sonra ilişkisini burada tamamen kaybetmiş durumdayım. Hakan ve Neşe geliyorlar. Doğum boyunca havuza 3 defa girip çıkıyorum sanırım. Arada yürüdüğümü, Altan’ın boynuna asılı durduğumu, çömeldiğimi, 2-3 defa rahim ağzı açıklığıma bakıldığını hatırlıyorum. Bir aşamada Hakan doğumu hızlandırmak için su kesesini deliyor. Bir başka arada Maya’nın pozisyonunu değiştirdiğini, karnımın üzerinden ona destek verdiğini hatırlıyorum. Bir ara yine sola yatmamı istediklerini, ama bu şekilde sancıların dayanılmaz olduğunu, ayakta veya havuzda diz üzerinde daha iyi olduğumu anımsıyorum. Tekrar midemi boşaltıyorum, zaten su dışında birşey alamıyorum. Bir ara annem geliyor “Burdayım kızım, ne zaman istersen” diyor, hayal meyal hatırlıyorum.

Ağzımdan sürekli sesler, kelimeler, cümleler dökülüyor. Ama bana ait değil gibiler, sanki ya benden başka birine, ya da çok derinlerde kalmış birine aitler. Çaresiz, yalvaran, inleyen sözler ve sesler duyuyorum; kendime yakıştıramıyorum, ama ağzımdan çıkmalarına engel olamıyorum. Altan hep yanımda, yorulsa da benim ağırlığımı taşıyor, ya sarılıyor, ya elimi tutuyor. Yine çok içerden bir yerden Deniz “Korku-gerginlik-ağrı çemberine giriyorsun, gevşe, çeneni gevşet, yüzünü gevşet, nefeslerine geri dön” diyor, ama o kontrollü, iradeli, güçlü kadın yok. Yerine sızlanan, tutunan, yardım dileyen biri var. Serpil arada sakrum ve belime bir yağ sürüyor, homeopatik remediler veriyor, rescue remedy damlatıyor, odaya aromaterapik spreyler sıkıyor ve bir eli hep üzerimde. Bazen iki dalga arası birazcık uzuyor, trans gibi bir alana giriyorum, zaman-mekan iyice kayıyor. Bir an kendimi NY’da bir sokakta yürürken buluyorum, neredeyse tenime değen güneşi, sokağın kokusunu alabiliyorum, fonda bir müzik bile var. Ve bir dalgayla bedenime geri geliyorum. Zihnin, insanı acıdan uzaklaştırmak için küçük saklı yöntemleri var...

 Saati bilmiyorum. Belki gece 02.00 civarı. Altan’ın yüzümde gezdirdiği soğuk ıslak havlu, Serpil ve Altan’ın her dalgada “nolur bastırın” dememle sakrumuma tüm güçleriyle bastırmaları, odanın loş ve sessiz ortamı, havuzun ılık, sakin suyu. Beni en çok rahatlatan bunlar sanırım. Arada bizi Altan’la tamamen başbaşa bırakıyorlar. Arada Serpil beni yeni pozisyonlara sokuyor.. Artık iyiden iyiye yorulduğumu, gücümün tükendiğini hissediyorum. Sanki bir kayıkta, okyanusun ortasındayım; rüzgar ve dalgalar nasıl gelirse oyle savruluyorum, kontrolüm sıfır, benliğim sıfır.

Bir kaç defa Maya’ya sesleniyorum “kızım hadi bana yardım et..”. Bir kaç defa bağırıyorum “lanet olsun..!”. Ve soruyorum “bağırmalarım koridordan duyuluyor mu..?”.
 “7-8 santimdesin” diyorlar. “gerçekten mi?” diyorum. İnanamıyorum...
“Başımı bir duvara vursam, yarım saatliğine bayılsam, ya da uyusam..” diyorum.

Saat 04.00 civarı. Yanımdaki ekip ve canım kocam sürekli telkinlerde bulunuyor. Bense vazgeçmek, artık bırakmak istiyorum. Hani bu doğum ülkesinin çitlerini bulsam, üzerinden atlayıp kaçıp gideceğim. Aylardır bedenen, zihnen, bildiğim ve öğrendiğim her yöntemle hazırlandığım, olabilirse suda olmasını, suda olamazsa da tamamen müdahalesiz doğal bir doğum olmasını dilediğim deneyimin içinden yüksek sesle, bastıra bastıra “Epidural istiyorum artık!” diyen ben oluyorum. Hakan ve Altan bana tekrar tekrar soruyorlar. Hakan “Bir saat daha dayanabilir misin?” diyor. “Şu an 4-5cm’de olsan hemen yapalım derdim ama 9cm’ye geldin”. Cevabım net, biliyorum, artık dayanamıyorum. Orada tam ne dedim hatırlamıyorum, ama her ne dediysem Hakan kalktı ve anestezi uzmanına haber verdi. İşte o anda sadece doğumun değil, duygularımın da seyri değişti. Bilmediğim ise şuydu: bunu istememin bende yarattığı hayal kırıklığı, öfke ve suçluluk duygularının geçmesi, doğum sonrası bedenimin iyileşmesinden çok daha uzun zaman alacaktı.

Dalgaların gücü ve sıklığına rağmen epidurali takan hekimle anlaşıyoruz ve iki sancı arası sakin bir dakika aralıkta takıyor. Sonrasında 1,5-2 saat yatar pozisyondayım, sırt üstü ve sola doğru. Bekliyoruz. Çok garip, her dalgayı hissediyorum, nefeslerimi ayarlıyorum, ve ağrım ilk 20dk içinde hafifleyerek neredeyse hissedilmez oluyor. Hala düşünebilecek bir yerde değilim, zaman nasıl geçiyor bilmiyorum. Kısacık da olsa babamı görmek istiyorum. Geliyor, elimi tutuyor, alnımdan öpüyor . Ve sonra Canset geliyor, moral verip çıkıyor. Artık beni görebilecekleri bir haldeyim, inlemiyorum, sakinim. O haldeyken kimse beni görsün, duysun istemiyordum; bedenimden çok kimliğim çıplaktı.

Maya’nın kalp atışları zaman zaman düşüyor ve tekrar yükseliyor. Sonra bir an kayboluyor, Hakan ve Serpil monitörün ve benim başımdalar. Kalp atışlarını yeniden bulamıyoruz. Erkan boş. Korkuyorum. Birşeyler ters mi gidiyor? Ani bir kararla Hakan “Tamam, artık doğurtuyoruz!” diyor. Ve sakin loş odadan, aydınlık ve kalabalık doğumhaneye geçiyoruz.

 Hemşireler, hızlı hareket, bolca ses ve alet var. “kalp atışları?” diyorum, Serpil monitörü gösteriyor “Bak burada, geri geldi, herşey yolunda.” Yapabileceğimizin en iyisini yaptığımıza ve doktorumun gerçekten lüzumlu olmadıkça hiç bir ek müdahalede bulunmayacağına duyduğum güvenle teslim olmuş vaziyetteyim. Hakan, yaptığı ve yapılmasını istediği herşeyi söylüyor. Sağımda Altan sımsıkı elimi tutuyor “Kızımıza kavuşmamıza çok az kaldı!” derken yüzünde biraz heyecan biraz telaş var. Solumda bir hemşire, yukarıdan destek veriyor, Hakan da karşımda, bense “nefes almalıyım” diyorum ve hemşireyle eşzamanlı itmeye, ıkınmaya gayret ediyorum. Bir an Ayça’yı görüyorum, elinde kamerası, çekiyor mu bilmiyorum. Sanki Fast Forward tuşuna basılmış gibi hızlı bir seyri var herşeyin. Korkacak veya düşünecek vaktim yok, sadece nefes alıp itmeye çalışıyorum. Epizyotomi ve vakum gerekiyor, herşey Maya’ya sağlıkla kavuşmak için. Arada Altan’ın güzel yüzünü görüyorum “Hadi aşkım, az kaldı!”. Bu arada bir blackout yaşıyorum. Bir an yok oluyorum. Hiçbirşey yok. Hayat yok. İp kopuyor. Karanlık. Herhalde nefessizlikten. Geri gelişim hemşirenin güçlü bir bastırmasıyla oluyor. Sanki çok uzaklardan gelmişim. Gözlerimi açtığım o an bir şok. “Kimim, Neredeyim ben?... Aaaaaa! doğum yapıyorum, Deniz’im ben..!

Hakan “Hadi az kaldı biraz daha” derken Altan “Saçları var!” diyor. Bu arada dışarıdaki binalara vuran gün ışığını görüyorum. Gün doğdu, Maya da doğsun artık..!

Başının çıkışını hissediyorum. Sonra gövdesinin. Zorlu bir mücadeleyle çıktığı için “Şimdi sana veremiyorum, doktor baksın, sonra hemen vereceğiz” diyor Hakan. “Bebek iyi mi?” diyebiliyorum. Sanırım 20 kere filan soruyorum, aynı soru ağzımdan çıkıyor kontrolsüzce, cevabı duymuyorum bile. “İyi, bebeğin iyi” diyor Hakan gülümseyerek. Saat 06.15, Haziran’ın 13’ü...

 Maya kontrol edilirken Altan onun yanında, göbek bağını kesiyor, hayran hayran onu izliyor. Ben hafif bir şoktayım. Zaman kavramı hala bulanık. Bir anda Maya’yı kucağıma veriyorlar. Ona bakıyorum, sıcaklığı, sıcaklığıma karışıyor. Onu kokluyorum, ve katılarak ağladığımı hatırlıyorum. Aylardır içimde büyüyen, her hareketini gece gündüz takip ettiğim, neye benzeyeceğini merak ettiğim minik kız göğsümün üzerinde duruyor. Altan’la birlikte uzun uzun bakıyoruz ona. Ve o anda aşık oluyoruz Maya’ya, onun sesine, tenine, kalbine. İçimden teşekkür ediyorum, defalarca, durmadan teşekkür ediyorum. Hakan dikişlerimi ve gerekli herşeyi tamamladıktan sonra odama gidiyoruz, ve Maya göğsüme geliyor yeniden. Babası onu hiç yalnız bırakmamış. İlk emzirmemde yeniden yaşlar dökülüyor gözlerimden, engelsizce, çok yoğun duygular içinde boğulur gibiyim. Onu kucağımda, sağlıklı görmek, emzirebilmek, Altan’ın bir an bile yanımdan ayrılmaması, hepsi çok güzel ve özel. Yüzüm kocaman gülümsüyor; beklediğimiz buydu, kızımız bizimle..!

Doğumdan sonra hemen ayağa kalktım, güzler yüzüm ve dik duruşumla kendimi çabuk iyileştiğime de inandırdım. Emzirme kendiliğinden geldi, Maya’nın uyku düzenine alışmak da. Vaktinden önce ayaklandım, “lohusasın, yatıp dinlenmelisin” diyenleri pek dinlemedim. Bedenen iyileşmeye başladığımı 10. gün civarı hissettim. Rahat oturabilmeye, hareket edebilmeye başlamıştım. Doğumun üzerinden 2 ay geçti, ve hala bedenim bana ait gibi değil. Hisler ise bedenden daha geç duruluyor.

Bana yetecek ölçüde duygusal iyileşmeye ancak 1,5 ayda vardım. Zihnim kontrolsüzce, yalnız kaldığım her an “Daha iyisini yapabilirdim, epidural almadan devam edebilirdim, biraz daha dayansaydım belki vakum gerekmeyebilirdi..” diyor, bir iç hesaplaşma ve çatışma yaşıyordum. Sonra sakinleyip biraz durulduğumda “Daha iyisini yapabilseydim zaten yapardım, kendi fiziksel ve duygusal sınırlarımın izin verdiği en uzun müddette doğal akışında devam ettim. Benim de sınırım buradaymış.” diyordum. Biliyordum ki doktorum da o anki gerçekleri değerlendirdi, ve benim için, bu doğum için en doğrusu olmasaydı bu şekilde ilerlemezdi. Kaldı ki her doğum, doktor için de bilimsel gerçekleri, riskleri ve içgüdülerini değerlendirdiği, ince gergin bir ip üzerinde yürüdüğü bir yolculuk.

 Bendeki bu gel git günlerce sürdü. Gece uyandığımda, yürüyüşte, banyoda... Doğum patikasından geçip bebeğimi kucağıma almıştım, yani bu yolu tamamlayıp ardımda bırakmıştım, ama zihnim ve duygularım patikadaki bir taşa takılı kalmıştı. Gelip giden baby blues hallerimin zemininde hep bu başarısızlık ve suçluluk duygusu hakimdi. Tabi ki ideallerim, hedeflerim ve kendimden beklentilerimin olması insanca. Bunların varlığı beni çabalamaya, hazırlanmaya, öğrenmeye itiyor. Ancak kontrol edemeyeceğim faktörlerin varlığına rağmen bir ideale takıldığımda sonuç düş kırıklığı oluyor.

 Kendimi doğal bir doğum için çok şartlamıştım; “her nasıl olursa olsun, pekaladır, yeter ki bebeğime sağlıkla kavuşayım” derken dilim, içimden yüzde yüz doğal bir doğumu çok düşlemiştim. Her ne kadar yoga ve yaşam bana defalarca aksini hissettirdi ve öğrettiyse de, kendimden hep ideallerimdeki doğumu beklemişim. Yavaş ve uzun seyreden doğumumda, kendi seçimimle epidural anestezi aldığım ve bunun sonucu müdahaleler gerektiği için de, hem kendime hem bebeğime karşı güçlü bir suçluluk duygusu içime yapışıp kalmış. Bu duygunun çözülüp gevşemesi, çenemin kasılmayı bırakması, benim rahatlamam, bu konunun zaten bölük pörçük olan uykularımı bölmeyi kesmesi epeyce meditasyon, telkin ve zaman aldı. Şimdi Maya tam 2 aylık oldu ve ben daha yeni yeni utanmadan, kötü hissetmeden “epidural anestezi aldım” diyebiliyorum.

 Evet, doğuma hazırlanabiliriz, nefesler, teknikler öğrenip, bilgiler ve bedensel yeteneklerle donanıp, doğum anına dair motive edici imgelemeler yapabiliriz; bunların doğuma adım adım ilerlerken büyük desteği var, bu kesin. Mevcut donanımım olmasaydı, eminim her dalga bana bir kaya gibi çarpardı. Bilmek ve hazırlanmak bana biraz olsun gevşeme, açılma ve kabul şansı verdi. Ancak doğum, tıpkı yaşam ve ölüm gibi güçlü, başına buyruk ve kontrol ötesinde bir eylem, bir akış. Her olasılıkta tercihlerimize saygı duyan bir hekim ve ekip ile çalışmak, olabilecek herşeye tam gönülle açık olmak ve her ne umarsak umalım elimizden gelenin en iyisini yapıp, neticede teslim olabilmek gerek. Doğum, kadının içinde kendi kimlik ve duygularıyla dansettiği bir bilinmezlik. Doğum, bir keşif, bir kapı, bir geçiş. Ama herşeyden önce doğum yeni bir ruhun dünyaya adım attığı, kutlu ve güzel bir deneyim; ve ilk amaç anne ve bebeğin her boyutta sağlığı olmalı. Ve her kadın, doğum deneyimi her ne ve nasıl olursa olsun, kendini yargılamaksızın bilmeli ki, elinden gelenin en iyisini yaptı...

doğum fotoğrafları: Ayça Oğuş

2 Şubat 2011 Çarşamba

öncelik


Kapıdan geçiyorum, zor günü kapının dışında bırakmak isteyen ellerim kapıyı içeriden üç, hatta dört defa kilitliyor. Evin sıcak kokusu burnumdan içeri sızarken, aklımda dilimli kaşar, İzmir tulumu ve buzdolabında olduğunu umduğum kocabağ öküzgözü var. Beklenmedik şekilde ağırlaşan sırt çantamı yere bırakıp, paltomu astığım gibi mutfağa sürükleniyorum; inatçı bir şişe mantarıyla bir kaç dakikalık boğuşmanın ardından öküzgözünün rayihası inceden havaya yayılırken, şişeyi oracıkta dinlenmeye bırakıp üzerimi değişmeye çıkıyorum. Kurutma makinesinden çıkanları sabahki yığının da üzerine boşaltıp yarı boyumdaki kurumuş çamaşırlara bakıyorum bir an. Bu akşam değil. Yarını bekleyecekler. Bekleyen işler listesi zihnimin ve telefonumun bir köşesinde yazılı halen. Ama ensemde değil nefesi. Bir adım uzaklaştım yakıcı ritminden. O da yarını bekleyecek. Günlerdir biriken gerginlik bugün ard arda olaylar ve hislerle çözülüp boşaldıysa eğer, yüzyüze geldiysem yeniden Bayan “En İyi”nin hırslı parmaklarında beni bekleyen aynayla, hıçkırıklarımın sonunda ufak bir destekle sakinleyip kendimi izleyecek ve görecek kadar bir araya getirebildiysem dağılan parçalarımı, o halde herşey yarını bekleyecek; zira bu akşam bu şişeden kayarak dökülen buz gibi şaraba, altın rengi peynirler eşlik edecek..

Annemin bir deyişi vardır, “sen işten kaçtıkça iş sana gelir”; tam da en acelen olduğu anda yere düşüp parçaları bütün salona yayılan bir bardağın, aman birşey yere damlamasın diye uğraşırken hepten yere boca oluveren yapışkan veya yağlı bir yemeğin, hızla kotarayım diye aynı anda üç yemek yaparken dibi tutuveren tencerenin, işlerini hafifletmeye çalıştığın gün üst üste çıkan zorunlu görevlerin ardından söyler annem bunu. Pek de yerindedir hani. Ne kadar tutuştuysan, o kadar gerginsindir, ne kadar gerginsen, bir üst seviyedeki gerginlikleri bir mıknatıs gibi kendine çekersin. Acelenin, sıkışıklığın, koşturmacanın içinde, tam da sen merkezinden koptuğunda elin, ayağın, evin, çevren yani senin bulunduğun noktadaki bilinç bu kopukluğu sana gerisin geri yansıtıverir. Sen “Murphy kanunu” dersin buna. Belki annen “dokuz Çarşamba bir araya geldi” der. Neticede gerildikçe elin ayağın bir derece daha karışır, sen karıştıkça ortalık karışır, ortalık karıştıkça “Herşey mi üst üste gelir!” diye söylenmeye, içten içe alınmaya, kendine acımaya, kederlenmeye veya öfkelenmeye başlarsın. Piyangodan hangisinin çıkacağı, senin kim olduğunla birebir ilintilidir.

Gerginliği gevşetecek nefeslenme araları veremediğimde, mevcut gerginliğimi pek iyi baskılayan ve maskeleyen bir insan olarak, güler yüzlü ve anlayışlı mizacımın altında belli belirsiz bir tansiyon alır başını gider. Kendi yogama, yazmaya, gevşemeye vakit ayıramadığım ve iş yükünün altında kalmış hissettiğim bu dönemlerde dahi, süper bir refleksle ders verirken, metroda otururken, markete yürürken bedendeki gergin kasları bir bir gevşetiririm. Bedende gevşemek he ne kadar zihinde gevşemekle kolkola gezinse de, ben bu müthiş ikiliyi birbirinden söküp koparacak kadar ‘farkında bir gergin’im! Ve dışarıdan bakıldığında gevşeyen insan, içeriden gerilmeye devam ettiğinde er ya da geç iç gerilim ve dış gerilim birbiriyle örtüşmeyip, malzemeyi çatlatıverir! Ve ben çatladığımda, piyangodan çıkan neredeyse daima aynı ikramiyedir: Kendine acıma. Bu mahlukatın annesi de pek tanıdıktır: Kendine yüklenme. Büyük annesi ise her derdin başıdır: Yetersizlik. Bunlar tüm aile aynı atanın evlatlarıdır; mükemmelliyetçilik. Evet, hani yoga yaşamıma girdiğinden beri gevşeyen, hafifleyen, ancak bir doğum lekesi gibi her daim omzumda taşıdığım.

Herşey doğru olmalı, iyi olmalı, vaktinde olmalı, düzenli olmalı. Bunları şimdi söylerken bile, sanki bir şiir gibi geliyor bana, o kadar içimde, o kadar özümde, o kadar ılık ve tanıdık yani. Oysa binlerce defa gördüğüm, öğrendiğim ve anladığım gibi; yaşam kendi büyük bilincinde akar, ve hiç birşey kontrolüm altında değildir. Kontrol benim bir yanılsamamdan ibarettir. Ve bu yanılsama, tüm zihnime işlemiş, en kuvvetli, en derin yanılsama, belki temel hipnozumun ta kendisidir. Büyük bilincin bir parçası olan ‘ben’ sınırlamasındaki küçük bilinç de, kimi zaman etki edebildiği, kimi zaman etki edemediği akışın içinde, elinden geleni yapsa dahi büyük bilincin bir uzantısı olmaktan öte değildir. Yani benim doğum lekem de büyük bilincin bendeki bir yansımasından ibarettir. Dönüşüme uğrayacaksa bu da büyük bilincin dönüşümündedir. Tüm bu felsefi görünen kısmı sıyırıp bir kenara bıraktığımda, herşeyi iyi yapmanın mümkün olamayacağını bilen ben ile, herşey iyi olsun diye çırpınan ben’in, aynı kelebeğin iki kanadı gibi, aslen aynı tek amaca götüren iki karşıt ve birlik kuvvet olduğuna uyanırım. Bu uyanış bir yudum şarabın boğazımdan kayarak indiği o esrik an kadar kısa ve kudretlidir; ve tıpkı şarabın damağımda bıraktığı gibi eşsiz ve kalıcı bir iz bırakır.

Şarapla felsefe loş salonun çıplak köşelerinde saklambaç oynarken, akşam iki ders boynca merkezimle yeniden bağlantıya geçmiş ve sakinleşmiş halimde günün bana devşirdiği bilgi tohumlarını toplamazsam olmaz. Dokuz çarşambanın birer inci gibi ipe dizildiği günün ortasında, gerilen tellerimin bir bir attığı, kendi sesimi tanımadığım o anda neler çıktı ortaya: Yanımda kimse, en yakınım kişiler dahi olmadan iki-üç gün herşeyden ve herkesten uzaklaşmaya ihtiyacım varmış, bu bir. Herkes birşeyler istiyormuş, benim kendime ayıracak vaktim kalmıyormuş bu iki. Boşalıp rahatlayamıyormuşum bu üç. Kabul, biraz mızmız ve şikayetçi geliyor tüm bunlar kulağa; ama çıkan o sese şaşırarak tanık oldum ve o ses de maskesiz bendim! Bir de söze vuramadığım ama içimde yükselen hisler vardı, sanırım onları söze dökecek kadar gücüm yok bu akşam. Yine de dökebidiklerim üzerinden bir adım atmazsam eğer, kendime haksızlık etmiş olacağım. Daha dengeli, kendime ve iç sesime daha çok vakit ve alan tanıyabildiğim bir yaşam için attığım adımların, dönüp dolaştırıp beni aynı eski tutum ve tavırlarıma geri sürüklemesi çok da bilmediğimiz bir durum değil aslında. Hikaye hayatta ne yaptığımız değil, nasıl yaptığımız.

Kadehimi yavaşça çalkalıyorum. Şarap, camın yüzeyinden ince yollar çizerek aşağı kayarken, salonun sessizliğinde, şu anı sadece yazmaya ayırmış olmak, buna alan vermiş olmak müthiş bir haz veriyor bana. Ne yazdığımdan bağımsız, salt sözcükleri işliyor olmak, içinden geçtiğim dar tünelleri belki okuyacak bir kaç kişiyle paylaşıyor olmak. Aslında biliyorum, bana ne gerekli; çok iyi biliyorum bana iyi gelecekleri. Ve farkediyorum nerede kırıldığını herşeyin. Tam şu anda görüyorum. Öncelik listemi alt üst eden şeyin ne olduğunu, tüm tavrı, duruşu, hissi neyin değiştireceğini. Sudaki hava kabarcığı gibi, göz alıcı ışıltılarla, salına salına yükselip, kendimi bir amaca adamışlığın sarhoşluğuyla bir numaraya yerleşmiş olan şey: İşim! Gereğinden çok üstüne titrediğim, kendimden, vaktimden, şu anımdan ve malesef gittikçe kendi duygusal dengemden verdiğim işim. Kendi kuyruğunu yiyen yılan gibiyim. Tutkumdan ve ruhumun hareketinden doğan işim, kendini var eden tutku ve hareketi boğmaya başlıyorsa, bu ancak benim yanlış tutumumdan, kendime yönelik çarpık duruşumdandır. Bunu kalben, samimiyetle fark etmiş, daha geç olmadan kendi gözlerimle görebilmiş olmak, kendi midemde hissetmiş olmak yetti bile bu akşama.. Değdi önümde bir özgürlük heykeli gibi yükselen şişenin içinde dinlenen şarabın her bir damlasına, bugün tıkandığı noktadan fışkıran gözyaşlarına, ve dah anice yanıtsız bekleyen – şimdi yanıtını bulan soruya..

Belki de bir sebebi, bir ereği var üst üste dizilen, biriken gerginliğin, gün be gün artan işlerin. Belki aynı döngülere yeniden girip, yeniden aynı kaygılardan, korkulardan geçmemizin daha ince bir sebebi var. Bir kar tanesiyle fark edemediklerini, kimi zaman bir kartopu, kimi zaman bir çığ ile fark edebiliyorsun ancak. İyice artıp sırtını hepten bükmeden yükün, fazla yük taşıdığını göremiyorsun. Taşmadan bardaktaki son damla, dolduğunu bilemiyorsun. Görebilmen, ayrımına varabilmen için olanın, bazen üzerine çullanıp görünür olması gerekiyor tümden.. Diğerleri görse de sende ne olduğunu, sen her zaman kendini göremiyorsun.

Bugünki çözülmenin ardından beni kendime geri getiren, akşam verdiğim iki dersti. Derse doğru dağılmış parçalar toparlanıp bütüne katıldı, ayaklarım yere bastı, zihnim toparlandı, merkezimi hissettim ve iki ders boyunca sakinlikle, merkezimden aktım. Ders vermek benim tutkum, ilacım, hazzım. Ders benden, ve sınıftaki her bir gönülden akarken, herşey bütünleniyor ve birliği, teması hissediyorum. Yoga. Birlik. Bütünlük. Bağlantı. Yoga bende, ders verirken bir başka uyanıyor. Ve tam da bu hisle, hareketle başladığım işimin, başka bir yüze bürünmesine, kendi geçmiş kalıplarımın yansımalarıyla gölgelenmesine, form değiştirmesine izin verdiğimi görüyorum, ve bunu kabul ediyorum. Ve şu andan itibaren işimi, doğuşundaki aşkla ve hafiflikle karşılamayı, yoganın bende yarattığı müthiş hisle kucaklamayı ve öncelik sıramda doğru yere yerleştirmeyi seçiyorum.

Bütün hediyeleriyle bu zor günü ardımda bırakırken kadehimdeki son bir kaç damlayı yudumlayıp, gecenin gri yaprakları altında sessiz sakin son sözcüklerimi yazıyorum..

Huzurlu bir gece, farkında bir gün dileğiyle..

Deniz

10 Ocak 2011 Pazartesi

hikaye


Herkesin en az bir hikayesi var. Kimi hikayelerini anlatmayı sever, kimi çok yakına gelmeyenler görmesin diye saklar gömleğinin üst cebinde. Kimiyse kutulara kapatıp dolapların en üst raflarına kaldırır, bir daha asla anmamak, dile dökmemek üzere. Kimi hikayeler zamanın tozuna, tortusuna karışıp parçalara bölünür, arasına yarı hayal, yarı rüya resimler katılır. Kimi hikayeler onlarca defa anlatılmaktan tekdüzeleşir, ana hatları duvarlara kazınırken hikayeyi canlı kılan kokular, sesler, lezzetler kaybolur. Özü olup söze dökülmeyen nice hikaye gönül ve hafızada en sıcak köşede beklerken, söze dökülüp özü unutulan bir çok hikaye kağıt sayfaların arasında yerini bulur. Yazılıp dillendirilmese, kulaktan kulağa dolanmasa, gizli çekmecelerde saklansa da, her hikaye bir gün doğduğu yaşamlardan süzülüp başka yaşamlara dokunur. Her hikayeyi yaşayan can kadar, hikayeyi dinlediğinde uyanan, silkinen, kendini gören bir can da var. Hikayenin bir doğumu olduğu gibi, varıp yeşereceği diyarlar da var..

Hikayesini dile, kaleme, kalabalıklara dökenin bir kaygısı var elbet; bir arayışı, korkusu veya tutkusu. Hikayesinden uzanarak bilgiyi, deneyimi aktarmak kimi zaman; yaşamın dalgaları kıyıya vurdukça milyonlarca kum tanesi arasından topladığı bir avuç rengarenk deniz minaresini göstermek, aynı gayreti ve vakti ayıramayanlara. Kendi yaşamını, edinim ve hayallerini gerçek kılmak kimi zaman; gezegenin yüzeyini adım adım yürüyen milyonlarca insanın arasında kendi ayak seslerini duyurmak, düş baloncuklarını göğe dizmek, bir yerin kokusunu, tadını, hissini tarif etmek o coğrafyaya, duyguya, deneyime hiç uğramayanlara. Gayesinden bağımsız olarak, hikayesini şekillendiren ve görünür kılan kişi, soyunmaya ve yara izlerini göz önüne dökmeye hazırdır, ya da ayak izlerini bırakmaya cümlelerin arasına, kimi açık gönüllerce okunmak, hissedilmek üzere. Başka bir dünyanın toprağında can bulsa, uzak kültürlere kök salsa da, hikayesinde yaşar bir yandan anlatıcı kişi. Hele de yazıya, sanal yahut gerçek sayfalara yerleşiyorsa hikaye, her sayfaya ellerinin, heyecan ve arzularının kokusu siner yazarın. Hikayeden ayrı, sözcüklerin köprüsünde her bir urgan, yazanın dilinden, gönlünden, kendi öz hikayesinden ilmekler taşır. Yazarın varlığı, hikayenin ufkunda beliren gün ışığı gibidir. Kimi anlar, okur kişi, yazar kişinin gözlerinin içine bakar, yazar kişi de yazarken bilir gözlerine bakacak bir okurun varlığını..

Arada kanlı canlı bir gövde gibi, kendi kaderi ve akışıyla durur hikaye. Anlatanı dinleyene, yazarı okura bağlar. Sanıldığı üzere tek yönlü değil, karşılıklıdır akış; hikayenin bir ucu yaratıldığı, bir ucu uzandığı gönülde.. İki ucu birbirine bağlar hikaye, ikiyi bir eder. Yüzleri, binleri aynı hissin kıyısına taşır, karşı kıyıda hissin doğduğu gönül durur. Her hikaye biraz daha bütünler, tam kılar insanoğlunu, her hikaye bağı derinleştirir.

Hikayelerle uyanır insanlar, birbirine yeni gözlerle bakar, gerçek olur yaşamlar.
Ve durup dinlese, bilir ki herkes, bir hikayesi vardır doğmayı bekleyen içeride.

Yaşamın hızlı adımları arasında ilerlerken dur ve bak içeriye..
Peki ya senin hikayen ne?
Deniz
Related Posts with Thumbnails